AiLeVaDiSi FoRuM  

Go Back   AiLeVaDiSi FoRuM > GeneL Forum > Tarih

Tarih Tüm Dünya tarihi buraya

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 16-12-2007, 03:04 AM   #11 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Jun 2007
Bulunduğu yer: Compulsory Operation:Hayat
Mesajlar: 196
HACKERWOLF Ne iyi ne kötü arasında karar verecek
HACKERWOLF - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

DENİZLİ
Ege'nin doğusu, Orta Anadolu'nun batısı, inişli çıkışlı geniş bir yayladır. Bu yaylalarda tüm yeşile boyanmış bir şehir vardır ki "Denizli" derler. Eskiden "Lâdik" de derlerdi. Bu isim, şehrin 6 kilometre kuzeyinde bugün yıkıntılarına rastlanan eski Roma şehri Laodikya'dan geliyordu.
Denizli adının, Selçuklular devrinde, burada bir şehir kuran Tonguzlu Türkmen oymağından geldiğini, bu adın zamanla Tonuzlu, derken Denizli olduğunu tarihçilerimiz söyler. Büyük Türk coğrafyacısı Kâtip Çelebi, sularının çokluğu ve gürlüğü nedeniyle, şehre Denizli adının verildiğini de ekler.
Şehrin adı, efsanelerin gür kaynağında bir başka anlamda dile gelir. Denizli'nin bulunduğu ovalar, yaylalar Anadolu'nun bir iç deniziymiş bir zamanlar. Denizin kıyısındaki fakir bir balıkçı kulübesinde yaşlı bir anayla, toy oğlu yaşarmış. Çocuk balığa çıkar, ana da kulübesinde onun yolunu gözler, dönüşüne kadar gönülcüğü rahatlamazmış. Bir kış günü, oğul yine ağını almış, atlamış kayığına, çıkmış balığa... Derken, bir çatırdı, bir patırdı. Dalgalar kudurmuş, gök yarılmış. Bir fırtına , bir fırtına ki, küçücük kayık balıkçıyla beraber alabora oluvermiş. Oluş o oluş, gidiş o gidiş... Oğul acısıyle yüreği yanan yaşlı ana dizlerini dövmüş, içinden boşalan alevle ah etmiş:
Üstün dağ taş
Altın ataş
Olasın deniz...
Ataşla taş arasında
Kalasın deniz...
Senin yüreğin benim gibi yansın
Dumanın çıksın, suyun kaynasın!...
Ana ahı bu... Bir de ne görsünler. Koca deniz yerindibine çekilivermiş. Altı ateş, üstü taş!... Yer yer sıcak sular kaynamaya, buharlar çıkmaya başlamış. Buraya kurulan şehre de, bundan böyle "Denizli" demişler.
Bugün Denizli'nin batısındaki "Kızıldere" sırtlarında 300 metre derinden fışkıran su buharları, bir ananın gönül iniltileri kadar yakıcıdır. Bölgenin kaplıcaları, sıcak suları da öyle... Bu suların en güzeli Pamukkale'dedir.
Kutsal şehir anlamına gelen ve eski adıyle Hierapolis olan Pamukkale, Denizli'nin 21 kilometre kuzeyinde, Çökelez Dağları eteklerindedir. Bu dağlardan sızan sıcak, gazlı sular içindeki kirecin travertenlerde çökmesiyle kayaları beyaza boyar. Ak pak bir gelin, bir pamuk prenses gibi! Dertlilere şifa verir, güzellere güzellik katar bu sular. Bir de hikâyesi vardır, anlatmadan edemezler.
Oduncu Kızının Hikâyesi
Bir zamanlar, buralarda yaşayan fakir bir oduncunun çirkin bir kızı varmış. Kızcağız, fakirliğine pek aldırış etmiyormuş ama, çirkinliğinden çok utanıyormuş. Evlenme çağı geldiği halde hiçbir isteyeni de çıkmamış. Kızcağız:
- Olmaz, demiş. Böyle yaşayacağıma, yaşamam daha iyi!
Bir sabah erken, çıkmış Çökelez Dağı'na, atmış kendini uçuruma.
O sabah, Denizli Beyinin oğlu ava çıkmış. Yolu buralara düşmüş. Tepeden aşağı bakınca, bir de ne görsün, kayalardan sızan sıcak suların biriktiği bir gölcüğün kıyısında ay parçası gibi güzel bir kızın cesedi durur. Koşmuş aşağı, kucaklamış kızı, kalbini dinlemiş. Baygın ama, yaşıyor! Almış atının terkisine, sürmüş dörtnala sarayına. Hikâyenin bundan sonrası kırk gün, kırk gece süren mutlu bir düğünle sonuçlanır. Düğünün bahtlı gelini de çirkinliğine dayanamayıp, canına kıymak isteyen fakir oduncunu kızı.
Pamukkale'nin şifalı suları, onun çirkinliğini silip götürmüş, güzellikte eşsiz bir pamuk prenses yaratmış.
Tarihçiler, Pamukkale'deki Hiera şehri demek olan Hierapolis'in Milât'tan 190 yıl önce kurulduğunu, bu şehre Misya Kralı Telefos'un karısı güzel Hiera'nın adının verildiğini söylerler.
Denizli ve çevresi,Selçuklu akınları sırasında Türklerin eline geçmiş, İkinci Haçlı Seferi'nin başladığı 1147 yılında Fransız Kralı Louis, Denizli yakınlarındaki Kazıklıbel'de, Selçuklu ordusuyle yaptığı meydan savaşında büyük bir yenilgiye uğramış, gecenin karanlığından faydalanarak canını zor kurtarmış, Antalya'ya kaçmıştı.
Denizli'nin Kız Evliyası
Türklerin, Haçlı Seferleri sırasında, yurt uğrunda gösterdikleri yiğitlikler savaş destanlarıyla süslüdür. Haçlılarla yapılan çatışmalarda, Selçuklu Sultanı Birinci Mesut'un öncü birliklerine, Denizli Türkmen oymaklarından Fatma Yıldız Hatun adlı kız da katılmıştır. En namlı yiğitlerden daha çevik ata binen, ok atan, kılıç sallayan bu kız, Haçlılar'ın Anadolu'ya üşüştükleri yıllar, bütün Türkmen oymaklarını ayaklandırarak çevresinde toplamış, onlarla birlikte Selçuklu ordusuna katılmış, yapılan savaşlarda büyük yararlıklar göstermiştir. Tarihçilerin Türk Jean D'Arc'i adını verdikleri Fatma Yıldız Hatun'un kahramanlıkları bugün Denizli çevresinde dillere destandır. Ona, Kız Evliya da derler.
Selçukluların son yıllarında İnançoğulları Beyliği'nin merkezi olan Denizli, daha sonra Germiyanoğulları idaresine geçmiştir. O zaman Lâdik adıyla tanınan Denizli, Kütahya'da oturan Germiyanoğlu Süleyman Şah'ın sayfiye şehri olmuş, Süleyman Şah, 1381'de, kızı Devlet Hatun'u Yıldırım Beyazıt'a nikâhladığı zaman, Denizli ve çevresini de düğün hediyesi olarak Osmanlılara vermiştir. Böylece Osmanlı egemenliği altına giren Denizli, bir sanat ve kültür şehri olarak gelişmiş, tarihî eserlerle süslenmiştir.
Denizli'de gül, bir başka güldür. Kokusu ve rengiyle Denizli'ye has olan bu güle "bahtiyarî" derler. Tek bir daldan, yedi kere, irice açan bu gülü yetiştirenler mutlu sayılırlar.
Söylentilere göre, bir zamanlar Denizli Beyi'nin sarayındaki hasbahçede bahçıvan olan Bahtiyar, beyin fidan boylu, gül endamlı güzeller güzeli kızına tutulmuş. Muradına eremeyince de, yüreğinin ateşini güllerinin rengine, aşkının alevini de kokularına aşılamış. Bunlar solmasın diye, gece gündüz, özene bezene güllerini dört mevsim açtırmış. Her mevsim de taze tutmuştur. Bahtiyar murada erememiş ama, ondan sonra Bahtiyar gibi yetiştirenler muratlanmış, evinde bu gülü bulunduranların oğlu varsa evlenmiş, kızı varsa koca bulmuş. Bu inanç Denizli'de geleneksel gül eğlenceleriyle sürmüş, gül demetlerinin çevresinde kızlar halay çekerken, erkekler zeybek oynamışlardır.
__________________
Yapacam...Türkiyede Kardan da olsa adam olacak...
HACKERWOLF isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 16-12-2007, 03:06 AM   #12 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Jun 2007
Bulunduğu yer: Compulsory Operation:Hayat
Mesajlar: 196
HACKERWOLF Ne iyi ne kötü arasında karar verecek
HACKERWOLF - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

EDİRNE
Sınır şehrimiz Edirne'den ses gelir, bir buğulu nefes gelir. Şairimiz Arif Nihat Asya'nın seslenişiyle:
Selimiye derler, Edirne derler,
Tatlı bir gariplik duygusu gelir.
Kemerler, çeşmeler, minarelerle
Bir eski eserler kamusu gelir.
Neler gelmez Edirne'den?. Koskoca bir tarih gelir. Tarihin peşi sıra destanlar, efsaneler gelir.
Binlerce yıl önce, Asya'dan Traklar gelir. Trakların bir kolu olan Odrisler, Edirne'nin bulunduğu yere gelir, bir şehir kurar, adına "Odrisya" derler. Odrisya, zamanla "Orastia" olur. Ve günün birinde Roma İmparatoru Hadrianus da buraya gelir. Şehre kendi adını vererek, adını "Hadrianapolis"e çevirir. Bu ad, sonradan "Edrinepoli" şeklinde söylenir.
Türkler Adaleti Getirdi...
Edrinepoli, Edirne olabilmek için, birilerini bekler, durur yüzlerce yıl... 1361 yılında beklenenler gelir, bunlar, Osmanlı Padişahı Murat Hüdavendigâr'ın Lala Şahin Paşa kumandasındaki Rumeli fatihleridir.
Edirne'nin Bizanslı kumandanı, Türklerin büyük bir orduyla Edirne üzerine yürüdüklerini öğrenir öğrenmez, Meriç boyundan gizlice Enez'e kaçar, şehri başsız bırakır.
Türkler, atlarının dizginlerini Edirne Kalesi'nin önünde çekerler:
- Biz size savaş değil, adalet getiriyoruz. Kapıları açınız, kimsenin kılına dokunulmayacak, can, mal güvenliği sağlanacak...
Başsız Edirne kuşku içindedir. Ortalığı derin bir sessizlik kaplar...
Türkler, yeniden seslenirler:
- Size üç günlük mühlet veriyoruz. Kararınızı verin!...
Bu üç günlük süre içinde, Türkler kale çevresindeki bağ ve bahçelere çekilirler. Herkes, kopardığı üzüm, ya da meyvelerin parasını, sırmalı atlas keselerin içinde, üzüm çubuklarına, ağaç dallarına asarlar. Bu durumu kale burçlarından seyreden Edirneliler, üçüncü günü son bir deneme daha yaparlar. Kızlarını yarıçıplak kalenin kapısından dışarı çıkarır, kapı önündeki çimenlikte dans ettirirler. Türk yiğitleri, bu biri diğerinden güzel, yarıçıplak dans eden kızlara sadece seyirci kalır, dokunmazlar bile... Bu denemeden sonra, şehir halkı kararını verir. Öğleye doğru Edirne'nin kapıları Türklere açılır. Türk ordusu alkışlar içinde, çiçeklerle karşılanır.
Gerçekten de Edrinepoli, ondan sonra Edirne olur, Osmanlılar, kısa süre içinde, bu şehri yeniden kurarak başkent yaparlar.
Selimiye'nin Ters Lâlesi
İstanbul'un fethine kadar başkent olan Edirne, saray, köşk, cami, medrese, han, hamam, bedesten, imaret, hastane gibi mimarî eserlerle süslenir. Öyle ki, Osmanlı sanatında Edirne anıtları, Edirne uslûbu adıyle yeni bir devir açar. Eski Cami, Üç Şerefeli derken, Mimar Koca Sinan, Selimiye'de ustalığını ve üstatlığını göstererek, Ayasofya'yı dize getiren, ondan daha yüksek, ölümsüz bir anıt yapar. Selimiye Camii sülün gibi gökyüzüne yükselen dört minaresiyle Edirne'nin sembolü olur. Bu üç şaheser için Edirneliler:
Eski Camiinin yazısı,
Üç Şerefeli'nin kapısı,
Selimiye'nin yapısı...
Tekerlemesini dillerinden düşürmezler. Şair Arif Nihat Asya üstadımız burada yine seslenir:
Taşları karamış bir yol ucunda
Üç Şerefeli'nin kapusu gelir.
Şu yana dönersen
Eski Cami'nin Kesilmiş, biçilmiş avlusu gelir.
Atınca üç adım daha ileri,
Bir serin kubbenin kuytusu gelir.
Dünyanın en güzel minareleri,
Ve kubbelerin en ulusu gelir:
Türk'ün Trakya'da tapusu gelir.
Selimiye deyince ters lâle hikâyesini hatırlarız. Camiin yapılacağı zaman, bu tepede evi bulunan inatçı bir gayrimüslimin mülkünü satmamakta direnişi, sonunda camide bir anısının bulunması şartıyle rıza göstermesini temsil eden bir lâle motifi... Ama bu motif, onun inatçılığına işaret olması için ters çizilmiş... Ve daha Selimiye için çeşitli söylentiler...
Edirne anıtları, yalnız anıt olarak değil, mermer işleme ve çini süsleri ile, kalem işi nakışları ve yazılarıyla, tahta oymacılığı, sedef kakmacılığıyle de gönülleri büyüler. Edirne, sayıları yüzü aşan eski eserleriyle bir "müze şehir"dir. Trakya'da bir sanat vitrinidir.
Edirne yalnız sanatın, hünerin değil, Türk gücünün de er meydanında şahlandığı, dünyaya meydan okuduğu yerdir. Her yıl, haziran ayında, Edirne'deki Sarayiçi'nde, tarihî Kırkpınar güreşleri yapılır.
Kırkpınar Adı Nereden Gelir?
Kırkpınar'ın bir hikayesi de vardır. Derler ki, Yıldırım Beyazıt'ın büyük oğlu Emir Süleyman Çelebi, Edirne'de saltanat sürdüğü yıllarda, Balkanlara seferler açmış, bu seferler sırasında akıncı yiğitlerini, fırsat buldukça güreştirirmiş. İki akıncı varmış ki, bunlar her mola verişte kispetlerini giyer, güreş tutarlar saatlerce güreştikleri halde bir türlü yenişemezlermiş... Derken, Edirne'ye altı saat ötede Saloma köyüne gelmiş ve bir çayırlıkta mola vermişler. İki akıncı, hemen kispetlerini giyerek, meydana atılmış, başlamışlar güreşe... Saatler geçmiş, ortalık kararmış, onlar yine yenişememiş, el ayak çekilmiş, herkes uykuya dalmış , ama iki pehlivan güreşi bırakmamışlar. Sabaha karşı nefesleri kesilmiş, her ikisi de oldukları yere yığılıp kalmışlar.
Ölümün Bile Tuşa Getiremediği Pehlivanlar
Ertesi sabah, bir de ne görsünler, iki yiğit çayırların ortasında yüzükoyun serilmiş yatarlar. Ölüm bile onların sırtlarını yere getirememiş. Üstelik, dizlerini vurdukları kırk yerden kırk pınar kaynamış, şırıl şırıl çayırlığı sulamakta... Pehlivanlara orada bir mezar açmış, sırtlarını yere gelmediği için de yüzükoyun gömmüşler. Bundan sonra adı Kırkpınar olan çayırlıkta, her yıl toplu güreşler tutulmuş, bu gelenek yüzyıllar boyu sürüp gelmiştir.
Bugün, Kırkpınar sınırın ötesinde kalmış ama, gelenek aynı adla Edirne'de devam etmekte, yurdun dört bucağından gelen pehlivanlar, burada, iki akıncının ruhlarını şadetmekte, güçlerini er meydanında tartmaktalar...
Edirne'yi anlatmaya söz yetmez. Söz tükenir, Edirne tükenmez.
__________________
Yapacam...Türkiyede Kardan da olsa adam olacak...
HACKERWOLF isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 16-12-2007, 03:06 AM   #13 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Jun 2007
Bulunduğu yer: Compulsory Operation:Hayat
Mesajlar: 196
HACKERWOLF Ne iyi ne kötü arasında karar verecek
HACKERWOLF - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

ERZURUM
Erzurum yalnız yiğitlerin değil, efsanelerin, destanların, türkülerin, koşmaların da vatanıdır. Bir Erzurum barındaki davulun tokmağı, dadaşın gür sesi destanları dile getirirken, Erzurum'u kucaklayan yüzyıllar, efsanelerle, hikayelerle süslenir.
Sendedir tarihin şerefli payı
Sendedir Selçuk'un ok, gürzü, yayı
Ata, sende kurdu ilk Kurultay'ı
Yiğitlik sırrını bilen Erzurum...
Diyor şair.
Eski kitaplarda Erzurum'un adı "Erzenelrûm" dur. Söylentilere göre, Siirt'in batasındaki Erzen halkı, Selçuklular devrinde buradan alınarak, bugünkü Erzurum'un bulunduğu yerdeki küçük bir kasabaya yerleştirilmiş. Gelenler, kasabaya kendi şehirlerinin adını vermişler. Ama, iki Erzen'in karışmaması için, buraya "Anadolu Erzeni" demek olan "Erzenel - Rûm", ötekine de "Diyarbakır Erzeni" anlamına gelen "Erzen'ül Amid" adını takmışlar.
Başka bir söylentiye göre, şehrin surlarının yüksek ve sağlam oluşuyla, buraya, Anadolu'nun en yüksek yeri demek olan "Elzenel-rûm" denilmiş.
Bunlar, Erzurum adı için söylenenler. Tarihçiler, Erzurum'un ilk önce, bugün Karaz denilen eski Karin şehrinde kurulduğunu, bir süre sonra bugünkü Erzurum'un bulunduğu yere taşındığını, Bizans devrinde, adının "Teodos şehri " demek olan "Teodosyopolis" olduğunu yazarlar.
Türk Tarihine Tepeden Bakan Şehir
Erzurum, Anadolu'da bir zirvedir. Türk tarihine, Türk coğrafyasına 1945 metre yüksekten bakar. Malazgirt zaferinin Anadolu'ya açtığı gedikten, yeni vatana giren dedelerimizin ilk fethettikleri büyük şehirlerden biri Erzurum olmuş, Selçuklu Türkleri, Doğu Anadolu'daki egemenliklerini, Erzurum Kalesi'ne diktikleri bayrakla temsil etmişlerdir.
Tarihçiler, Erzurum'un 1080 yıllarına doğru, Selçuklu Sultanı Melikşah'ın komutanlarından Emir Ahmet tarafından fethedildiğini yazarlar.
Tarihçiler böyle yazarlar ama, öte yanda yüzyıllardır söylenegelen fetih destanları da Erzurum'un adsız gazilerini dile getirir, bu fethi şu hikâyeyle süslerler:
Türkler, Erzurum Kalesi önüne geldikleri zaman, bir an için atlarının dizginlerini çeker, hayran hayran kaleye bakarlar. Böylesine sağlam ve sarp bir kale görmemişlerdir:
- Bu kale kılıçla, kalkanla alınmaz, derler. Çevresine bile yaklaşmak her babayiğidin harcı değildir. Böyle de olsa bir çare bulunmalı, Erzurum Kalesi fethedilmeli, burçlarına Türk Bayrağı çekilmelidir.
Türkler, kaleyi, önce dört yönünden kuşatırlar. Bu kuşatma birkaç hafta savaşla geçer. Bu arada esirler alınır, esirler verilir. Sonra da, bir akşam karanlık bastığı sırada, kale tekfuruna elçi gönderip şöyle derler:
- Kuşatmadan vazgeçtik. Hemen gideceğiz. Elimizde kırk kadar esir var. Bir anlaşma yapalım. Biz size esirleri teslim edeceğiz. Siz de, bizimkileri bırakın.
Bu haber kalede sıkışıp kalan Bizanslıları çok sevindirir. Hemen Türk esirlerinin zincirlerini çözer, kale kapısı önüne çıkarırlar. Türkler de, kırk yiğit seçer, bunları esir kılığına sokarak, alaca karanlıkta kaleye sürerler. Bizanslılar, bunlara kale kapılarını açtıkları an, kıyamet kopar. Esir kılığındaki kırk yiğit, birer aslan kesilir, sakladıkları kılıçlarını sıyırarak kale muhafızlarının üzerine atılırlar. Göz açıp kapayıncaya kadar, kale kapısı tutulmuş, pusuda bekleyen öteki bahadırlar, bu şaşkınlık anından faydalanarak şehre girmişlerdir. Birkaç saat sonra, Erzurum Kalesi'nin en yüksek burcunda Türk bayrağı dalgalanmaktadır.
Bugün Erzurum Kalesi'nin güneyinde bir Saat Kulesi, kulenin önünde de "Kırklar Türbesi" adıyla anılan küçük, sade bir yapı var. Türbe ne zaman yapılmıştır, bunu kimse bilmez ama, içerisinde Erzurum'un ilk fatihleri olan kırk yiğidin gömülü olduklarına inanırlar. Bir "Meçhul Asker" anıtı gibi, adsız kahramanlar...
Erzurum'da Selçuklular devrinden kalma daha nice anıtlar ve mimarî şaheserler vardır. Bunlardan biri de, herkesin bakmakla doyamadığı "Çifte Minareli" denilen "Hatuniye Medresesi" dir. Bu eser, Selçuklu Sultanı Birinci Alâeddin Keykubat'ın kızı Hunt Hatun tarafından 1253 yılında yaptırılmıştır. Aradan geçen yedi yüz şu kadar yıl, bu sanat şaheserini yer yer göçürmüş, taş işçiliğinin seçkin örneği olan büyük kapısı üstten uçmuş, kapının iki yönünde, başlıbaşına bir anıt olarak yükselen minareleri, yarıya kadar yıkılmıştır.
Çifte Minarelerin Hikâyesi
Minarelere şöyle geriden bir bakacak olsanız, ikisinin birbirine benzemediğini, ayrı biçimlerde işlendiğini görürsünüz. Erzurum'un yaşlı nineleri de bu konuda size şu hikâyeyi anlatacaklardır:
Çifte Minareleri, usta ile çırağı yapmaya başlamışlar. Usta bir minareye başlamış, çırağı ötekine. Günler geçtikçe minareler de yükselirmiş. Ne var ki, çırağın yaptığı minare, ustanın yaptığından daha güzel, daha göz alıcı olmuş. Usta bunun farkına varmış ama, ağzını açıp tek kelime söylemeyi de gururuna yedirememiş. Çırak ise, ustasını geçtiğine inanmış. O da anlayamadığı bir gurura, bir büyüklüğe kapılmış.
Sıcak bir yaz günü. Usta- çırak, harıl harıl minarelerini örüyorlarmış. Bir ara çırak dayanamamış, alnındaki terleri silerek, öteki minarede çalışan ustasına seslenmiş:
- Usta, bana bir su getir!
Bunu duyan ustanın elinden malası düşüvermiş. Gururu incinmiş, gönül kâsesi çatlamış, gözleri bulanmış:
Usta idim oldum çırak,
At kendini aşağı bırak!
Diyerek, kendisini aşağı bırakıvermiş. Bu durumu gören çırak, işlediği kusuru o zaman anlamış, üzülmüş. Elinden malasını atmış:
Çırağiken oldum üstad,
Ne durursun kendini at!
Diyerek, o da kendini aşağı bırakıvermiş. Her ikisi de oracıkta can vermişler.
Gel gör ki, minareler yarım kalmış. O günden bugüne tamamlanmamış.
Erzurum'da her anıtın bir hikâyesi, her taşın bir efsanesi anlatılır size. Bunlar susarsa, âşık Sümmanîler, Emrahlar dile gelir. Akar sular, dağlar ses verir sazlarının telinde. Aşık Veysel Şatıroğlu:
Sordum Erzurum'un Dumludağına,
Niçin akar gözlerimin yaşları...
Palandöken denen dert ortağına
Niçin akar gözlerimin yaşları?...
Ben Palandökenim, hem de gaziyim,
Kalem verin dertlerimi yazayım...
Çalar ağlar âşıkların sazıyım,
Durmaz akar gözlerimin yaşları...
Diyerek konuşturur onları...
Yeter ki, halden anlayan bir kalem verin onlara...
__________________
Yapacam...Türkiyede Kardan da olsa adam olacak...
HACKERWOLF isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 16-12-2007, 03:07 AM   #14 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Jun 2007
Bulunduğu yer: Compulsory Operation:Hayat
Mesajlar: 196
HACKERWOLF Ne iyi ne kötü arasında karar verecek
HACKERWOLF - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

GAZİANTEP
Güneyin büyük şehirlerinden Gaziantep, önceleri şehrin on iki kilometre kuzeyindeki Dülük Köyü'nün bulunduğu yerde imiş. Burada "Dolika" adında büyük, güzel bir şehir varmış. Bugün hala bu çevrede Dolika şehrinin kalıntıları görülür.
Dülük Köyü'nün az ötesindeki tepeler üzerinde "Dülük Baba" diye anılan küçük bir türbe vardır. Söylentilere göre Yavuz Sultan Selim, Mısır seferi sırasında buradan geçerken, yolunu Dülük Baba adında, herkesin saydığı ve sevdiği yaşlı bir derviş keser. Padişaha:
- Sana müjdelerim ki, Recep ayının 26. Günü zafer senindir. Haydi, durma, yolun, bahtın gibi açık olsun, der!
Padişah, yaşlı dervişe teşekkür ederek kim olduğunu sorar. Derviş şöyle cevap verir:
- Fâni âlemin bir yolcusuyum! Menzilime ulaştım. Hakka tapılandım. Beni sorma, sen yoluna devam et!
Gerçekten de Yavuz, Derviş'in dediği ay ve gün Mercidâbık'ta büyük bir zafer kazanır, Mısır'ı fetheder. Sefer dönüşü, Dülük Köyü'ne uğradığı zaman adını bile bilmediği dervişi sorar:
- Öldü, buradan ayrıldığınız gün o da Hakka yürüdü. Şu tepeye gömdük, cevabını verirler.
Yavuz, mezarını ziyaret eder, üzerine bir de türbe yaptırır.
Hükümdar Toprağı
Dülük Köyü'ne Gaziantep'in anası derler. Ama Gaziantep de tarihi çok eskilere giden tanınmış şehirlerden biridir. Bizanslılar devrinde İslâm ordularının eline geçen şehir, Selçuklular'ın Anadolu'yu fethinden sonra, kesin olarak Türk egemenliğine girer. Selçuklular ve Osmanlılar devrinde adı Ayıntâb'dır. Bu adın, parlak güneş, yahut gür pınar anlamına gelen "âyn-i tâb" dan geldiğini söyleyenler de vardır. Bazıları da bu adın "Hantap" olduğunu, bunun da eski Anadolu dillerinde (hükümdara ait toprak) anlamına geldiğini söylerler.
Millî Mücadele yıllarında, düşman işgaline karşı, tek başına yaptığı kahramanca savaşlar, tarihe yazdığı zafer destanları sonucu, adının başına şeref tacı olarak "Gazi" unvanı oturtulmuş ve Antep, Gaziantep olmuştur.
Şimdi bu gazilik destanından bir sayfayı açalım:
Altı yüz yıl yabancı yüzü görmeyen Antep'e bir gün, 29 Ekim 1919 günü, ansızın, düşman askerleri giriverince, Antepliler çılgına dönmüşlerdi. Ne hakla, niçin, kime, danışarak girerler diye düşünürlerken, mesele anlaşıldı. Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti, Sevr denen paçavrayı imzalamış, işgal kuvvetlerine Anadolu'nun kapılarını açıvermişti.
Devlet, kapılarını açardı ama, Antepliler kapayabilirlerdi. Halk, coşkun bir heyecan içinde direnmeye karar verdi. İlk önce, düşman işgali altında bulunan Kilis'le Antep'in bağlantısını kesmek gerekiyordu. Genç teğmen olan Sait, Şahin Bey takma adıyla 200 kişilik bir çete kurdu. Kilis- Antep yolunu tuttu. İlk çatışma 3 Şubat 1920 tarihinde başlamıştı. Şahin Bey, düşmanın toplu, tüfekli, kendisinden beş, on kere güçlü ordusunu Antep'e sokmuyor:
- Benim cesedimi çiğnemeden Antep'e giremeyecekler! Diyerek canı pahasına savaşıyordu.
Bu sırada Antepliler de, yediden yetmişe silâhlanıyor, Antep'i vermemek için ölümü seve seve göze alıyorlardı. Bir ölüm kalım savaşıydı bu. Kahraman Antep şahlanmıştı.
26 Mart 1920 sabahı, tanklı, toplu üç düşman alayı Kilis'ten Antep'e doğru ilerlemeye başladı. Şahin Bey, düşmanın geçeceği yollardaki köprüleri attırdı. Fırsat buldukça baskınlar yaparak, Elmalı sırtlarında sipere girdi. Düşmanı burada durdurmak ve kesin sonucu almak istiyordu. Arkadaşlarını savaş düzenine soktu, kendisi de Elmalı köprüsüne yerleşti.
İki taraf sabahın erken saatlerinde çetin bir savaşa tutuştular. Düşman ağır topları ve makineli tüfekleriyle, Şahin Bey'in kuvvetlerini dövüyor, fakat Şahin Beyi mevzilerinden söküp atamıyordu. Şahin Bey, köprünün taş korkuluklarını siper almış, kahramanca dövüşüyordu. Saatler geçtikçe Şahin Beyin tuttuğu köprüden gelen silah sesleri azaldı. Öğleye doğru, yalnız Şahin Beyin attığı kurşunların sesi duyuluyordu. Az sonra bu sesler de kesildi. Şahin Bey, delik-deşik edilmişti. Düşman, cesedini çiğneyerek köprüden geçti.
Antep, 25 Aralık 1921 gününe kadar, tam 11 ay 8 gün, düşmanla, kıyasıya savaştı. Çoluğuyla, çocuğuyla, yaşlısı ve genciyle görülmemiş bir savaştı bu. 6317 şehit verdiği halde yılmadı. Topa, gülleye, tanka, bombaya yumruğuyle karşı durdu. Ve bir gece, dişini tırnağına takarak son kurşunlarını da attı, yayından fırlayan ok gibi, bütün gücüyle, şehrin dışına fırladı. Düşman, darmadağın olmuş, Antep'in alnında zafer güneşi parlamış, başına "gazilik" tacı oturtulmuştu
. Şahin Beye gelince, o, gönüllerde destanlaştı. Artık ardından yanık türküler söyleniyordu:
Şahanı sorarsan otuz yaşında
Süngüyle delindi köprü başında
Uyan Şahin uyan, uyanmaz mısın?
Başka bir ağız da, daha yanık, daha içli bir türkü tutturmuştu; o da şuydu:
Kara imiş şu Antep'in yazısı
Meleşmiyor koyunuyla kuzusu
Ana, baba, bacı, kardaş acısı
Nerde benim mor sünbüllü bağlarım
Antep diye hazin hazin ağlarım.
O kara günler geçti, peşinden aydınlık günler geldi. Antep destanı, Antep'in göğsünde ışıldayan bir istiklâl ve gazilik madalyası ile süslendi.
Gaziantep, böylece "gazi"ler sırasında yerini aldı. Ağıtlar, halaylara dönüştü.
Antepli iki Kız Kardeşin Efsanesi
Gaziantep'in çamfıstığı ile kırmızı biberinin şöhreti yaygındır. Bir de efsanesi var, söylenir:
Bir bahar günü, Antepli iki kız kardeş, bahçelerinde, tohum atıyor, çapa yapıyorlarmış. Hiç tanımadıkları yaşlı, yoksul bir derviş, bahçenin bir başında çalışan iki kız görmüş. Bunlardan büyüğüne yaklaşmış, karnını doyuracak bir parça yiyecek istemiş. Kız, dervişin eline kuru bir ekmekle, bir baş soğan tutuşturarak savmış:
- Ektiğini biçesin, diyerek uzaklaşmış derviş.
Bu defa ötekinin yanına gelerek, ondan da biraz yiyecek istemiş. Küçük kız:
- Hoş geldin, sefa geldin. Konuk kısmetiyle gelir. Bu sabah helva yapmıştım, otur şuraya âfiyetle ye, diyerek onu karşılamış.
Derviş helva çıkınını alarak:
- Sağ ol kızım. Sen de ektiğini biç, diyerek ayrılıp gitmiş.
Bir süre sonra, büyük kızın ektiği tohumlar yeşermiş, yeşil yeşil biber olmuş. Bunlar kuru ekmek gibi kuruyunca, soğan gibi kızarmış. Kırmızı biber olmuş. Küçük kızın tohumlarından da fıstık ağaçları boy vermiş. Antepliler ne ekmek gibi acı biberden vaz geçmişler, ne helva misali tatlı fıstıktan. İkisi de bölgede Antep'i temsil etmiş.
__________________
Yapacam...Türkiyede Kardan da olsa adam olacak...
HACKERWOLF isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 16-12-2007, 03:08 AM   #15 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Jun 2007
Bulunduğu yer: Compulsory Operation:Hayat
Mesajlar: 196
HACKERWOLF Ne iyi ne kötü arasında karar verecek
HACKERWOLF - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

GİRESUN
Karadeniz'in doğu kıyısında, sahile bir sedef gibi yaslanan Giresun şehrinin eski adı, kitaplarda, kiraz anlamına gelen "Kerasus" yada Kiraz Şehri demek olan "Kerasion" olarak kayıtlı. Türkler "kiresin" demişler, sonra da "Giresun" a çevirmişler.
Söylendiğine göre, bir zamanlar Giresun şehrinin çevresinde, uçsuz- bucaksız kiraz ormanları varmış. Bu bölge, kiraz ağacının vatanı sayılıyormuş. Öyle ki, bu ağaç, Romalılar devrinde ilk kez İtalya'ya götürülmüş, orada üretilmiş. Her yıl, Giresun'da kiraz bayramı yapılır, kiraza kutsal meyva gözüyle bakılırmış. Bunun için Giresun' a "kiraz şehri" adı verilmiş.
Giresun yalnız kirazın değil, fındığın da vatanıdır. İlk çağlarda "Karadeniz Cevizi" olarak bilinen fındık, Giresun ve çevresinde yetiştirilmiş, kiraz gibi fındık da, ilk önce İtalya'ya götürülmüş, orada da yetiştirilmiş. Ortaçağlarda, Giresun'dan toplanan fındıklar kervanlarla, Avrupa ve Asya'ya götürülür, sarayların en değerli yemişleri arasında yer alırmış. Tombul, palaz, kalınkara, incekara, sivri, kuş fındığı gibi türleri olan Giresun fındığı, bugün yeryüzünde en çok aranan ve beğenilen bir yemiştir. Fındık, Giresun'un sembolü, Giresun fındığın anası ve öz mayasıdır.
Bir Aşk Efsanesi:
Giresun'u kuranların, Orta Asya'dan göç eden Kalipler, Tibarenler gibi Türk oymakları olduğu söylenir. Kalipler, Türklerin geleneksel mesleği olan demirciliği, burada da yürütmüşler, hatta demire su vererek çeliği ilk bulan ve dünyaya tanıtanlar, bunlar olmuşlardır. İlk ve ortaçağlar, Anadolu tarih zincirinde, kesintisiz yerini alan Giresun, 1461 yılında Fatih Sultan Mehmed'in eliyle, Pontuslardan alınarak, Osmanlı devletine katılmıştır. Bu devrin izlerini taşıyan bir kal'a ile bir saray kalıntısı, bugün Giresun'un tanınmış eserleri arasında sayılır. Bir de adası var Giresun'un. Doğu Karadeniz de tek adadır bu. Kalebayır'dan 4 kilometre kadar kuzey doğuda bulunan, eskilerin Aretios dedikleri bu küçük ada, aşk efsaneleriyle doludur. Dediklerine göre, binlerce yıl önce, Giresun'da yaşayan krallardan birinin, genç ve güzel bir kızı varmış. Kız, gelinlik çağına basınca, komşu krallardan dünür üstüne dünür gelmeye başlamış. Kız, kim olursa olsun, gelenlere "hayır" diyor, başka bir şey demiyormuş. Onun yüreği, Giresun Kal'asının eteğinde, koyunlarını otlatan yağız benizli bir çoban için çarpıyormuş. Gönül bu ya, ferman dinlemez, çoban, yamaçtan kavalını üflediği zaman, kızcağız pencereye koşar, hem dinler, hem ağlarmış, bu umutsuz aşkı için. Gel zaman, git zaman Çoban'ın gönlü de kral kızına düşmüş. Bu yakıcı aşk, aylarca sürmüş.
Kızın, gelen dünürlere "Hayır" cevabı üzerine, kral, sormuş, soruşturmuş, sonunda meseleyi anlamış. Küplere binen kral, kızını, Giresun'un karşısındaki bu adaya sürmüş, buradaki manastıra kapatmış. Çobanı da yakalatarak, Manastırın karşısındaki yaşlı bir çınarın dallarına astırmış. Ertesi gün de, kızın cesedini, Manastırın kulesinde sallanır bulmuşlar.
Bu yürekler acısı aşk öyküsü yıllarca unutulmamış. Her yılın yirmi mayısında, Giresun'da bir töre vardır. Genç kızlar, taze dullar, bu adının kıyısında yıkanır, taş atar, böylece mutlu olacaklarına inanırlar.
Giresun'un inanç ve efsanelerinde, binlerce yıllık tarihin acı tatlı olaylarına ait izler vardır. Giresun Kal'asındaki, bir zamanların şifalı kuyusu Kufa Suyu, bugün de ziyaret edilir. Söylendiğine göre, bu su testilerle krallara gönderilir, onların türlü sıkıntılarına çare olurmuş. Kal'adaki Seyid Vakkas Türbesi ise, Giresun'un Fatih Sultan Mehmed eliyle fethi sırasında yararlıklar gösteren ve bu savaşlarda şehit olan komutanının anılarını taşır.
Şebinkarahisar'ın Fethinde:
Giresun'un birbirinden güzel dokuz ilçesi arasında Şebinkarahisar, tarihî zenginlikleri yönünden seçkin bir yer alır. Hele bir kal'ası var ki, bir zamanlar Bizans tekfurları:
- Bu Kal'ayı fethedecek yiğit, daha anasının karnından doğmadı, derlerdi.
Bu sözü, Anadolu'nun fethi günlerinde, Selçuklu komutanlarından Karaboğa da duymuş, seçme yiğitleriyle, Şebinkarahisar Kal'ası önüne gelmiş, duraklamıştı. Kal'a yüksek bir tepenin üzerinde haşmetle duruyor, gelenlere meydan okuyordu. Eteklerine olsun yanaşmak zordu. Karaboğa korkmadı, kal'ayı dört yönünden kuşattı.
Günler aylar geçiyor, kal'a düşmüyordu. Oysa, bu kal'ayı fethetmek, ondan sonra Giresun'a varmak gerekiyordu. Zaman kaybetmenin, kuvvet harcamanın anlamı yoktu. Düşündü, taşındı, sonunda kuşatmadan vaz geçmeyi, en uygun çare olarak gördü. Adamlarına emir verdi, orduyu geri çekmelerini söyledi. Bir yönden de kal'a tekfuruna şu haberi gönderdi:
- Bunca kan dökülmesini istemediğim için kuşatmadan vazgeçiyorum. Yalnız bir şartım var. Ağızları mühürlü kırk sandıkta pek değerli yüküm var. Hastalık sonucu, hayvanlarımın çoğu kırıldığı için yanımda götüremiyorum. Bir anlaşma yapalım. Tekfur, bu sandıklara ilişmeyeceğine, teslim alıp koruyacağına, istediğimiz zaman da bize geri vereceğine, İsa üzerine yemin etsin, biz de çekilip gidelim. Sonra biz, hayvan bulur, sandıkları aldırtırız.
Bizans Tekfurunun canına minnetti. Karaboğa'nın teklifini memnunlukla kabul etti.
Aslında, kal'ada açlık ve susuzluk başlamıştı. Bir an önce, kuşatmadan kurtulmak istiyordu. Karaboğa, emanetlerini ne zaman isterse aldırtabilirdi. Sandıklara el sürmeyeceğine yemin etti. Karaboğa hazırlıklara başladı. Uzun uzun sandıklar yaptırarak, içlerine en korkusuz yiğitlerden birer tane yerleştirdi. Bunlar içeriden kilitledi, anahtarlarını yanlarına vererek sandıkların üzerini mühürledi, ikişer ikişer, develere yükleterek kal'aya gönderdi. Bu işleri yaparken de, kapılara karşı pususunu kurdu. Karaboğa'nın talimatı üzerine gece yarısı sandıklarını açan yiğitler, kal'a kapılarına üşüştüler. Her şeyden habersiz kapı bekçilerini bir anda bağlayarak, kal'anın kapılarını ardına kadar açtılar. Bu sırada, pusuda bekleyen Karaboğa, adamlarıyla, kal'aya daldı, yarım saat sonra, kal'anın en yüksek burcunda Türk Bayrağı dalgalanıyordu.
Şebinkarahisar Kal'ası böyle fethedildi, bir savaş hilesi, bir fetih destanı olarak tarihe geçti, dokuz yüz yıldır söylendi durdu.
Giresun'un sahil boyu ilçelerindeki tarihî kal'aların her birinde bir fetih destanı yatar. Espiye'deki Andoz, Tirebolu, Eynesil Kal'aları bunların başında gelir. Bu destanların tümünde, Karadeniz'in coşkun ve hareketli dalgaları gibi, bir kükreme, bir yiğitlik vardır. Giresun'un tanınmış oyunu "Horon"a benzer. Horon, Giresun'un, yiğit çocuklarının, müzikle coşan, asîl kükreyişleridir.
Bir yanda yeşil bir koy
Kalesi öte yanda...
Giresun sesleniyor
Destan destan horonda.
Hamsi gözlerle bakar,
Sahilden balıkçılar...
Sıra sıra horon'da
Bir türkü tutturmuş, yâr:
"Bir fıstığın içini"
"Yâr senden ayrı yemem"
"Bugün gördüm yârimi"
"Ölür isem gam yemem"
İşte böyle... Giresun, gerçekten Karadeniz'de bitmez tükenmez bir öykü. Onun zengin folkloruna bir girdiniz mi çıkamazsınız. Biz girmedik, şöyle bir dokunduk, dokunduk ama "bir ah" dinledik.
__________________
Yapacam...Türkiyede Kardan da olsa adam olacak...
HACKERWOLF isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 16-12-2007, 03:11 AM   #16 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Jun 2007
Bulunduğu yer: Compulsory Operation:Hayat
Mesajlar: 196
HACKERWOLF Ne iyi ne kötü arasında karar verecek
HACKERWOLF - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

HAKKARİ
Bilim adamları, Hakkari ilimizin, henüz keşfedilmemiş bir bölge olduğunu söylerler. Son yıllarda, Hakkari bölgesindeki Sat dağları ile Yüksekova vadisinde yapılan bilimsel araştırmalar, çok ilginç sonuçlar vermiş, bu bölgedeki mağaralar ve mağara girişlerinde ilk çağlara ait kaya resimlerine rastlanmıştır. Resimler, daha çok bu bölgede sık sık görülen dağ keçilerini temsil ediyordu. Tarih öncesi insanlarının sert taşlarla kayalara oyduğu bu resimler, av hayvanlarının kolayca yakalanabilmesi için yapılmıştı. Mağara devri insanının inancına göre, resmi yapılan hayvan, kurulan tuzağa kolayca düşüyor ve avlanıyordu. Ayrıca, burada yetişen dağ keçilerinin midelerinde sert bir taş meydana geliyordu. Söylentilere göre bu taş, çeşitli hastalıklara, özellikle zehirlenmelere karşı ilaç olarak kullanılıyordu. Bugün de, bu inanç Hakkari bölgesinde yaşamaktadır.
Hakkari, Anadolu'nun vahşi görünümler içinde gerçekten görülmeğe değer doğa güzellikleriyle bezeli dağlık bir bölgesidir. Bu dağ silsileleri içinde Cilo dağları, en yüksek doruğu olan Reşko Tepesiyle 4710 metreye ulaşır. Cilo dağlarını görüp de insanın ürpermemesi, bu ürperti içinde anılarıyla birlikte kendini yitirmemesi mümkün değil. Şair Ali Rıdvan Bülbül, "Cilo dağlarına dilekçemdir" başlıklı uzun şiirinde şöyle seslenir:
Yitik anılar içinde
Ben kendimi yitirdim.
Bu dağlar Cilo dağları
Alın size kalbimi getirdim,
Benim paramparça kalbimi.
Yüksek mi yüksek Cilo dağları
Dumanlı efkârlı dağlar.
Ben yakın çağın Keremiyim
Düşmüşüm elinize bir kez
Sizcileyin yeşilim, maviyim
Rüzgârınız ne rüzgâr, bir haber vermez
Ben Aslı'mı yitirdim...
Şairin de söylediği gibi Aşık Kerem, yavuklusu Aslı'yı diyar diyar ararken bir gün onu Çölemerik'te bulmuş, Kerem'in Çölemeriğe geldiğini işiten Aslı'nın babası keşiş, kızını buradan da kaçırarak Cilo dağlarında kaybolmuş, Kerem yıllarca, Aslı'sını bu dağlarda aramış, durmuş.
Cilo ve Sat dağlarında 25 kadar buzul olduğunu söylerler. Dar vadilerde, çoğu zaman masmavi göller bu vahşî güzelliğe renk verir. Dağ keçileri, geyikler, hele hikayeleri dillerden düşmeyen ayılar, yabani koyunlar, çeşitli türlerde kuşlar bu dağların ezeli sakinleridir. Zap suyu, yeşil, buzlu sularıyla vadileri sık sık Zoma'lar görülür. Zoma, keçi kılı ve yünden örülen su geçmez çadır örtüsüdür. Yazın sıcağında, şehirlerden vadilere dökülen halk, küme küme zomalarını kurar, sürülerini otlatırlar.
Bir Köprüye Bir Kız...
Cilo dağlarında yaban keçisi avına çıkan bir avcı şu dağ senin, bu vadi benim derken, uçuruma yuvarlanmış. Onu, Zap suyunun kıyısında baygın bulmuş, bir zomaya getirip yaralarını sarmışlar. Avcı gözlerini açtığı zaman, karşısında saçları püskül püskül örgülü, gümüş tepelikli bir zoma güzeli bulmuş. Delikanlı bir gün, iki gün, beş gün derken gönlünü kaptırmış Zoma güzeline. Sonunda, kızı babasından istemeye karar vermiş. Babası:
- Zap suyuna bir köprü yaptır, kızı al götür, deyip kesmiş.
Delikanlı çaresiz boyun eğmiş. Başlamış köprüyü çatmaya. Aylar sonra köprü tamamlanmış. Delikanlı, kızın babasına haber salmış:
- Gelsin, köprüden geçsin. Beğenirse kızını versin.
Tüm Zoma halkı köprünün başına gelmişler. Gerçekten de köprü iki vadiyi birbirine bağlıyor, altından şırıl şırıl Zap suyu akıyor. Önce şaşırmışlar:
- Bu iş şeytan işi. Biz bu köprüden geçmeyiz, diye diretecek olmuşlar.
Bu sırada kız, köprünün öte başında bekleyen delikanlıya:
Şeytan sandılar seni,
Geliyorum götür beni.
Diyerek, geçmiş köprüyü, atlamış yiğidinin terkisine. Onlar ermiş muradına...
Bugün, Zap suyu üzerindeki Şeytan Köprüsünden geçenler, bu hikayeyi anlatır dururlar.
Bir zamanlar, Asur Kralı Sargon'un seferlerine sahne olan Hakkari bölgesinde Beytüşşebap, Çukurca, Şemdinli, Uludere ve Yüksekova gibi ilçeler, çoğu zaman birbirine geçit vermezse de, biri diğerinden farksız bir yaşantıyı sürdürürler. Gelenek ve görenekleri, düğünleri, oyunları hep aynıdır. Bir Hakkari düğünü, renk bahçesidir. Alı-al, moru-mor bütün renkler, bu düğünlerde yüze güler, at üstündeki gelin, davul zurna eşliğinde, bir saltanat kervanıyla damadın evine yollanır. Böyle bir düğünde, obanın en güzel gelinlerinden Cilo, sürer atını Yüksekova'nın yüksek doruklarına, kurtulur zorla gelin götürüldüğü Zoma'dan. Adı kalır bu dağlarda.
Cilo dağları derler bu dağlara. Hakkari'de susan insanları konuşturursunuz. Size öyküler, efsaneler anlatırlar uzun uzun... Dağlar üstüne, çaylar üstüne. Bu dağlarda yer yer kaynayan buz gibi kaynaklar üstüne. Gürpınar'dan Koçkıran dağlarına, Çuk dağına, Karadağa, Sümbül dağlarına uzanınız. Hakkari'yi bu dağlarda tanır, Hakkari'yi bu dağlarıyla seversiniz.
__________________
Yapacam...Türkiyede Kardan da olsa adam olacak...
HACKERWOLF isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 16-12-2007, 03:12 AM   #17 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Jun 2007
Bulunduğu yer: Compulsory Operation:Hayat
Mesajlar: 196
HACKERWOLF Ne iyi ne kötü arasında karar verecek
HACKERWOLF - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

KARS
Ortaasya'nın Horasan illerinden kalkarak oba oba Anadolu'ya göçen ve Anadolu'da köyler, kasabalar kuran dedelerimiz, bir bahar günü Kars şehrinin bulunduğu yere gelince, bir de ne görsünler, dağlar-tepeler karla örtülü olduğu halde, eteklerinde şırıl şırıl akan sular, gölcükler meydana getirmekte. Hemen buraya yerleşir ve adına Kar-su derler. Bu ad, zamanla Kars olur. Gerçekten de bahar geldi mi, Kars'ın kuzeyindeki Karadağ'la İç Kal'a bembeyaz karla kaplıdır, ama güneyindeki Gölyeri denen yer, eriyen suların meydana getirdiği, pırıl pırıl bir gölcüktür.
Kars adının söylentisi bu. Tarihçiler, Milattan 130 yıl önce, Kuzey Kafkasyalardaki Dağıstan bölgesinden Karsak adlı bir Türk oymağının Kars yaylasına geldiklerini, buraya yerleştiklerini, kurdukları kasabaya da Kars adını verdiklerini yazarlar. İlk Türk sözlüğünü yazan Kaşgarlı Mahmud'a göre, Kars kelimesi, deve ve koyun yününden yapılan elbise anlamındadır. Karsak da, derisinden kürk yapılan bir çeşit bozkır tilkisi demektir. Anadolu'nun bir çok bölgelerinde Kars adlı kasabalar, köyler vardır.
Kars'ın Türkler tarafından fethi, Anadolu'nun fethinden de öncedir. Şöyle ki, 1063 yılında Büyük Selçuklu Devleti tahtına oturan Sultan Alp Arslan, Anadolu'nun fethini kafasına koymuş, ordusu ile birlikte, başkent Rey şehrinden kalkarak, Azerbeycan'a, oradan da Doğu Anadolu'nun kilidi sayılan Ani üzerine yürümüştü.
Alp Arslan'ın Elinde:
Ani, Kars'ın 50 kilometre doğusunda, Arpaçayı kıyısında, sağlam kal'alı, savunması kolay büyük bir Bizans şehriydi. Alparslan, Ortaçağın en büyük savaşlarından birini vererek Ani Kal'asını kuşattı. Günlerce mancınıklarla döğdürttü. Sonunda Kal'a duvarlarında açılan bir gedikten 16 Ağustos 1064 Pazartesi günü Türk akıncıları şehre daldılar. Ani fethedilmiş, Alp Arslan, kimsenin açamadığı kilidi, kılıcının gücüyle açmıştı. Bunu gören Kars Kal'ası, kapılarını kendiliğinden Türklere açmış, bu şanlı olayı, 1071 Malazgirt Zaferi hazırlamıştı.
Bugün ancak kalıntıları bulunan Ani şehrinin, o zaman dillere destan bir şöhreti vardı. Selçuklular bu şehri yeniden kurmuş, mimarî eserlerle süslemişlerdi.
Tarihlerin kaydettiği bir hikâyeye göre, Sultan Alp Arslan Ani'yi fethettikten sonra, Kars üzerine yürümeğe karar vermişti. Önce, Kars'a elçiler gönderdi. Alp Arslan'ın kendi üzerine doğru gelmekte olduğunu öğrenen Kars Kralı Apas, hemen karalar giyinmiş, matem işareti olarak yollara küller döktürmüştü. Elçiler Kars'a gelince şaşırmışlardı. Kral karalar içinde küllere uzanmış yatıyordu. Sebebini sordukları zaman, Kral derinden bir "ahh..." çekerek:
- Sormayın kardaşlarım. Sultan Alp Arslan'ın kardeşi Tuğrul Bey öldüğü günden beri, hastalanıp yataklara düştüm. O günden beri Onun yasını tutuyorum. O benim canımdan çok sevdiğim, aziz bir dostumdu. Kardeşi Alp Arslan gelse de onun dostluğu ile avunsam, demişti.
Elçiler, durumu olduğu gibi Alp Arslan'a ulaştırmışlardı. Alp Arslan gülmüş, hiçbir şey söylemeden Kars'ın yolunu tutmuştu. Karslılar Alp Arslan'ı büyük bir törenle karşılayarak şehrin anahtarlarını teslim etmişlerdi.
Kars, Selçuklulardan sonra Osmanlıların eline geçti. Bu devirde Kars, Safeviler tarafından kuşatılmıştı. Bu kuşatma olayında, bir Kenan Bey destanı var ki, bunu anlatmadan geçemeyeceğim.
Kenan Bey Destanı:
Yavuz Sultan Selim'in İran seferinde aldığı Tebrizi, 1603 yılında Safevi Sultanı Birinci Şah Abbas, Osmanlılar gafil avlanmıştı. Henüz 15 yaşında genç bir padişah olan Birinci Sultan Ahmed, Serdar Cığaloğlu Sinan Paşa kumandasındaki bir orduyu 15 Haziran 1604 yılında, Kars'a yardım etmek üzere hemen, Üsküdar'dan yola çıkarmışsa da geç kalmıştı. Safevi devletinin sultanı Şah Abbas, ordusuyla Kars Kal'asını kuşatmış, savaşıyordu.
Kars Beylerbeyi Osman Bey, az bir kuvvetle Kars'ı savunuyordu, hiç olmazsa Osmanlı ordusu gelinceye kadar kal'ayı elde tutmak istiyordu. Bir gece güvendiği adamlarından Kenan Bey'i yanına çağırdı:
- Bak yiğidim! Şecaat göstermenin tam zamanıdır. Sana bir vazife veriyorum. Gizlice kal'adan taşra çıkarsın. Kılık değiştirerek düşman ordusunun içine dalarsın. Kaç kişidirler, ne kadar topları, erzakları var öğrenirsin. Sonra da gelir, bezi haber iletirsin. Haydi göreyim seni, diyerek düşman içine saldı.
Kenan Bey, savaş meydanlarında pişmiş, korkusuz bir kahramandı. Bu vazifeyi seve seve kabul etti. Bir gece yarısı kal'adan çıkarak düşman ordusuna girdi. İlk gün her şey yolunda gitmişti. Fakat ikinci gün, daha önce birlikte savaştığı İranlı bir asker onu tanıdı. Yaka paça Şah Abbas'ın huzuruna çıkardılar. Şah Abbas'ın kendisi sorguya çekiyordu:
- Kal'ada kaç asker, kaç top, kaç silah var?
Kenan Bey, sanki dilini yutmuştu. Şah ne kadar ısrar ettiyse de ağzından bir kelime çıkmıyordu. Altınla, zümrütle elde etmek istedi, o da olmadı. Şah şiddetinden köpürüyordu. Kenan Bey dayanamadı:
- Şahım, boşuna üzülme. Karşında ağzı mühürlü bir adam vardır, dedi.
Başladılar işkence etmeye. Kenan Bey yine konuşmadı. Sonunda baktılar olacak gibi değil, kol ve bacak kemiklerini kırdılar, yarı beline kadar yağlı paçavralara sararak, bir top namlusunun içine tıktılar. Sonra da topu, Kars Kal'asına doğru ateşleyerek, cesedini bir gülle gibi kullandılar.
Şah Abbas'ın bu zalimce hareketi Kars Kal'asındakileri ürkütmüştü. Artık çare yoktu, ne pahasına olursa olsun dayanacaklardı. Canlarını dişlerine takarak savaşı sürdürdüler. Türklerden gayri kimseye yâr olmayan Kars, bir süre sonra, yetişen Serdar Sinan Paşa tarafından kurtarıldı. Yıkılan surlar onarıldı. Revan'a kadar, bütün kal'alar Osmanlı devletine katıldı.
Kars kurtarıldı ama, Kenan Bey'in canı pahasına gösterdiği direniş unutulmadı. "ser verilir, sır verilmez" sözü, bir kez daha gerçek değerini buldu.
Karslı ozanlar, Kenan Bey için destan üstüne destan yazdılar. Kars'ın sayısız destanlarına bir destan daha eklediler.
Ozanlar:
Karslı ozanlar dedik de, aklımıza geldi. Kars ve çevresi, oldum olası, sazlı sözlü ozanların, aşıkların yurdu olmuştur. Yıllar yılı süren savaşlar, bu savaşlarda gösterilen yiğitlikler, çekilen acılar, anayı bacıdan, bacıyı yavuklusundan ayıran göçler, bu çevre insanlarını kükreyen, haykıran halk ozanları yapmıştır. Karslı Cihani'ler, Zülâliler, Aşık Şenlik'ler, Fedaî'ler bunlardandır. Bu ozanlar, destan yazarlarken her biri birer arslandır. Yiğitçe kükrerler. Gel gör ki sevgililerini görünce de bir çocuk utangaçlığı içindedirler. Örneğin, Aşık Ceyhunî Kars için söylediği bir destanda:
Senden başkasını görmezem gayri
Kılıcı kabzaya sürmezem gayri
Seni yâd ellere vermezem gayri
Kanlı gözyaşları akan nazlı Kars
Derken savaş biter, bu kez nazlı Kars'ın yerini nazlı yar alır. Aynı ozan kuzu gibidir şimdi. Utanır yavuklusundan, şöyle seslenir:
Salınarak geçen güzel
Dur demeğe utanırım.
İki sözüm vardır sana
Bir demeğe utanırım.
Görenler der, yazık vah vah...
İçin için yanarım ah.
Yolun kesip, vallah billah
Dur demeğe utanırım...
Ceyhun buldu halvet, otak;
Gel koynuma, bile yatak.
Şirin canı cana katak,
Sar demeğe utanırım.
İşte böyledir Kars'ın ozanları, Kars Kal'asından seslenen şahin bakışlı ozanlar.
__________________
Yapacam...Türkiyede Kardan da olsa adam olacak...
HACKERWOLF isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 16-12-2007, 03:12 AM   #18 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Jun 2007
Bulunduğu yer: Compulsory Operation:Hayat
Mesajlar: 196
HACKERWOLF Ne iyi ne kötü arasında karar verecek
HACKERWOLF - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

KAYSERİ
Erciyes, ey dağların dona kalmış dağ seli,
Ey Tanrı'nın ateşten döktüğü öz heykeli,
Çocukluk masalımın biricik dev güzeli,
Geliyorum göklerden ben sana baş eğerek...
Diye seslenir Erciyes'in doruğundan Behçet Kemal Çağlar, sonra da bir çığ gibi iner doğup büyükdüğü Kayseri'ye...
Erciyes'le Kayseri içli dışlıdır her zaman. Erçiyes dağları Kayseri'ye şan verir, coşku dolu bir heyecan verir.
Erciyes'in böğründe iki dağ daha var. Birine Ali Dağı, ötekine Hasan Dağı derler. Erciyes bunların üstünde, başı dik, ak yeleli bir küheylân gibi göklere şahlanır.
Söylentilere göre, Hasan Dağında, Hasan Baba, Ali Dağında Ali Baba adında, erenlerden iki pîr otururmuş. Hasan Baba, ağustosun sıcağında mendiline kar doldurur, bir damla eritmeden Ali Baba'yı ziyaret edermiş. Ali Baba da dağında hiç eksilmeyen kömür ateşinden, kızgın korları mendiline koyarak Hasan Baba'yı ziyarete gelir, saatlerce görüşürlermiş. Bu sırada, ateş dolu mendil yanmaz, sararmazmış bile.
Er sözü, erenler sohbeti bu, onlar görüşe dursunlar biz inelim Kayseri'ye, görelim nicedir:
Kayseri'nin ilk adının "Mazaka" olduğu söylenir. Sonra bu ad, Romalılar devrinde, imparator şehri anlamına gelen "Kaesarea" olmuş, daha sonraları "Kayzer" ve "Kayseri" denmiş.
İlk Tıp Fakültesi
Dokuzyüz yıl önce, Malazgirt Zaferi ve Anadolu'nun Türkler tarafından fethi, bir çok Anadolu şehirleri gibi, Kayseri'nin de kaderini değiştirmiş, mutlu bir çağ açılmıştır. 1084 yılında Selçuklu komutanlarından Danişmend Gazi'nin fethettiği Kayseri, Selçuklu devletinin elinde büyümüş, Kal'ası yeniden yaptırılmış, şehir, camiler, medreseler, köşkler ve türbelerle süslenmiştir. Bu devirden kalma en ilginç eserlerden biri de, Selçuklu Sultanı Birinci Gıyaseddin Keyhüsrev'in kızkardeşi Gevher Nesibe Hatun adına yaptırdığı Şifâhane, yada devrin Tıp Fakültesi'dir. Son yıllarda onarılan Şifâhanenin bir de hikayesi vardır, anlatırlar:
Gevher Nesibe Hatun, bir sultan kızıydı ama, o, asıl sultanlığın, gönül sultanlığı olduğunu bilir, seven ve sevilen gönüllerde taht kurmanın gerçek sultanlık olduğuna inanırdı. O da sevmişti bir gün. Sarayın pancurları arasında gördüğü yağız benizli, kara kaşlı, genç bir sipahiye gönlünü kaptırıvermişti. Saray törelerine göre, evlenecek erkeği, kız değil sultan seçerdi. Üstelik, genç sipahinin de gönülcüğü Sultan kızı Gevher Nesibe'ye kaymış, bu tertemiz, fakat gizli aşk, alev alev sürüp giderken, sipahi, bir sefere yolcu oluvermişti. Bu gidişin dönüşü olmamış, sipahi sınır boylarında aşkla dolu yüreğini, bedeniyle birlikte kara toprağın kara bağrına gömmüş, Gevher Nesibe'yi yaslar içinde bırakmıştı. O günden sonra, sımsıkı pancurların gerisine çekilen Sultan kızı, sararıp solmağa başlamış, bu da yetmezmiş gibi, üzüntüsünden ince hastalığa yakalanmıştı. Kardeşi Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, ülkenin tüm doktorlarını toplamış, ilaçlar yaptırmış, nafile. Çaresini bulamamışlar bu hastalığın. Gevher Nesibe Hatun, son nefesini verirken vasiyeti şu olmuştu:
- Benim derdimin çaresi yoksa, çaresi bulunan nice dertler var. Benim adıma bir hastane yaptırılsın. Bir köşesinde hastalar tedavi edilirken öteki köşesinde doktorlar çare araştırsınlar. Bütün hizmetlerin karşılığı vakıftan ödensin, kimseden bir şey istenmesin.
O, bu dünyadan göçmüş ama, 1206 yılında yaptırılan Gevher Nesibe Hatun Tıp Fakültesi, yüzyıllar boyunca, dertlilere deva aramış, çaresizlere çare bulmuş. Gevher Nesibe adı da Tıp tarihimizin bir sayfasını altın harflerle süslemiş.
Bilginler, Ozanlar, Sanatçılar:
Kayseri yalnız hayırseverleriyle değil, yetiştirdiği bilginleri, sanatçıları ve şairleriyle de tanınır. Örneğin, Onüçüncü yüzyılda, Horasan'dan Anadolu'ya göçerek Konya'ya yerleşen, orada dokuz yıl süre, Mevlâna Celâleddin'e hocalık eden, onu yetiştiren, sonra da Kayseri'ye gelerek ömrünün son yıllarını bu şehirde geçiren büyük bilgin Tirmizli Seyyid Burhaneddin bunların başında gelir. Seyyid Burhaneddin'in Kayseri'deki Türbesi, bugün, bir ziyaret yeridir. Ondördüncü yüzyılda Kayseri'de doğan, burada yetişen, hem şair, hem devlet adamı Kadı Burhaneddin'i kim tanımaz. Onbeşinci yüzyılın tanınmış mutasavvıf ve şairi İbrahim Tennuri, Kayserilidir. Kayseri'de yatar. Onaltıncı yüzyılda, Osmanlı ülkesini mimarî şaheserlerle zirveye ulaştıran Koca Sinan, Kayseri'nin Gesi bucağına bağlı Ağırnas köyünde doğmuştur. Daha sonraki yüzyılları, sazları ve sözleri ile dolduran Didarî, Revaî, Seyranî gibi halk ozanları, daha bir çok şair ve bilginler, Kayseri'nin yetiştirdiği, yetiştirmekle övündüğü kişilerdir.
1807 yılında Kayseri'nin Develi ilçesinde doğan ve hakkında irili ufaklı bir çok kitaplar yazılan Seyranî:
Yükseklerde taşkın esme yel gibi
Bulandırma Seyrani'yi sel gibi
Haddeden çekilmiş demir tel gibi
Çek beni bağrına çal karagözlüm.
Diyerek, bir "âhû bakışlı"nın peşine düşmüş, döne dolaşa, İstanbul'a gelmiş. Gelmiş ama, ozan dili, durur mu? Bir yandan:
Eski libas gibi âşıkın gönlü,
Söküldükten sonra, dikilmez imiş...
Güzel sever isem gerdanı benli,
Her güzelin kahrı çekilmez imiş...
Seyranî'nin gözü kanlı yaş imiş,
Aşk-u sevda cümle derde baş imiş.
Ben bağrımı toprak sandım taş imiş,
Meğer taşa tohum ekilmez imiş...
Diye güzellere en içten deyişlerle seslenirken, öte yandan devrin ileri gelenlerini de korkusuzca taşlamış. Bu kez sürmüşler onu İstanbul'dan. Seyranî de baba ocağına dönmüş, 1866 yılında Develi'de ölmüş.
Kayseri yalnız bilginleri, şairleriyle değil, ince ve kıvrak zekası, usta ve hünerli eliyle de seçkin bir yer alır şehirlerimiz arasında. Eti, kavurmadan, güneşte kurutarak saklayan ve buna pastırma diyen Kayseri'nin şöhreti, halılarda, kilimlerde de hünerini göstermiş, elişlerinde Kayseri'ye özge, renkler, nakışlar kullanmıştır. Kayseri ve çevresindeki el tezgâhlarında dokunan halılar, hele bunların eskileri, dünyaca aranır. Bir hikaye vardır, anlatırlar. Bir zamanlar, çok tanınan Kayserili bir halı ustası varmış. Renk ve desenleri öyle seçer, öyle işlermiş ki, görenin gönlü kalır, bakmakla doyamazmış. Bir gün şehrin valisi, bu adamı merak etmiş, ziyaretine gitmiş. Yaşlı usta, tezgâhının başında, halısına ilmek atıyormuş. Vali selam vermiş, usta oralı bile olmamış, vali şaşırmış:
- Bu en biçim adam, selam verdim, karşılık bile vermedi, diye söylenmiş.
Az sonra ustanın dokuduğu halıya bir göz atmış. Bir de ne görsün, usta attığı ilmeklerle, hemen halının üzerine şu cümleyi dokuyuvermiş:
- Aleykümselam, Hoş geldin Vali Paşa!
Kayseri, öyle beş on dakikaya sığmaz. Kayseri'de dil bir çözüldü mü sonu gelmez...
__________________
Yapacam...Türkiyede Kardan da olsa adam olacak...
HACKERWOLF isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 16-12-2007, 03:13 AM   #19 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Jun 2007
Bulunduğu yer: Compulsory Operation:Hayat
Mesajlar: 196
HACKERWOLF Ne iyi ne kötü arasında karar verecek
HACKERWOLF - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

KONYA
Bir zamanlar Anadolu Selçuklu Devletinin ünlü bir başşehri olan Konya, binlerce yıllık zengin tarihi içinde yuğurduğu, geçmiş yüzyılların inançlarıyla yüklü sayısız efsaneleri, yiğitlik hikâyeleri ile süslü nice destanları, bize kadar getirir. Bunları bir kalemde geçmeye gücümüz yetmez, isterseniz bir kaçını bu diziye alalım ve önce adından başlayalım:
Mitoloji, Konya adının İkonium'dan geldiğini söyler. Bir zamanlar bu şehre Medüz denen canavar musallat olmuş. İlâhî Zeus'un kahraman oğlu Perse, Medüz'ün başını keserek şehri kurtarmış. Halk da Perse'nin bir heykelini şehrin meydanına dikmiş. Bundan sonra, şehrin adı, heykel, ya da put şehri demek olan "İkonium" olmuş. Selçuklu Türkleri, burayı zaptedip başkent yapınca İkonium adı önce Kunniyye, sonra da " Konya" olarak değişmiş.
Kon ya! Demişler
Mitoloji, Konya adını böyle bir efsaneye bağlarken, Türkler Konya'ya, daha anlamlı bir efsane yakıştırmışlardır.
Söylentilere göre, Horasan illerinden Anadolu'ya göçen iki olgun pîr, Konya'nın bulunduğu bağlık bahçelik kasabaya gelince biri ötekine :
- Burada konalım mı? Demiş.
Arkadaşı da:
- Kon ya! Diye cevap vermiş.
Böylece, konakladıkları şehrin adı, "Konya" olarak söylenir olmuş.
Aslında Konya, Selçukluların burayı almasıyla kişiliğini kazandı, büyüdü, mimarî şaheserlerle süslendi ve tanındı. Konya'nın Selçuklu Türkleri eliyle fethi tarihimizin şanlı bir fetih destanıyla başlar. Şöyle ki:
Konya'nın kuzey-batısındaki Takkeli Dağ'ın sivri tepeleri üzerinde, kartal yuvasına benzer sarp bir kal'a vardı. Gevale Kal'ası diyorlardı. Konya, Takkeli Dağ'ın eteklerindeki düzlükte kurulmuş açık bir şehirdi. Savunması yoktu.. Bir savaş oldu mu, asker Gevale'ye çıkar, düşmanı orada beklerdi. Onun için Gevale'ye "Konya'nın kilidi" derlerdi. Gevale'yi fetheden, Konya'yı fethederdi.
Malazgirt'ten sonra, Anadolu'ya kol kol yayılan Oğuz akıncılarının başı Kutulmuşoğlu Mansur ve Süleyman Şah, Anadolu'da şehirler fethediyor, Anadolu'yu sür'atle Türkleştiriyorlardı. Bir gün, Süleyman Şah'ın yolu Konya'ya düştü, atının dizginlerini Gevale Kal'ası önüne çekti.
Süleyman Şah, Gevale'nin öyle kolay kolay, savaşla alınamayacağını anladı. Değil kal'ayı kuşatmak, yamaçlarına dahi yaklaşmak kolay olmuyordu. Kal'anın Bizanslı komutanı Romanüs Makri, güçlü bir savunma kurmuştu. Yaklaşanları ok ve yağmuruna tutuyordu.
Süleyman Şah, umudunu kırmadı. Çareler aradı. Önce bir, iki esir yakalayarak Gevale'nin gücünü öğrendi. Kal'anın şehirle bağlantısı kesikti. Kal'adaki yiyecek ve içecek, içerdekilere ancak üç ay yetebilirdi. Gevale halkıyla açıkça konuşmayı uygun buldu. Bir elçi göndererek dedi ki:
- Biz diyâr-ı Rûm'da şehirler fethederek buraya kadar geldik. Burada da durmayacak, daha ötelere gideceğiz. Boşuna kan dökmek istemiyoruz. Yiyecek ve içeceğiniz size ancak üç ay yetebilir. Bizse burada üç ay değil, altı ay da bekler, ama kal'anızı er geç teslim alırız. Siz de aç, susuz kırılır, gidersiniz. Kozumuzu mertçe paylaşalım. Eğer komutanınız kendine güveniyorsa, kal'ada titreyip duracağına meydana çıksın.. Başabaş dövüşelim. Ben yenilirsem, askerlerim çekilip gider, siz de rahat edersiniz. O yenilirse kal'ayı teslim ediniz. Buyruğumuzu tanıyınız.
Elçi bu haberi Kal'aya ilettiği zaman ortalık birdenbire karıştı. Türkler, mertçe meydan okuyor, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar kanı dökülmesini istemiyordu. Kal'a komutanı Romanüs Makri, teklifi reddetmeyi onuruna yediremedi. Kabul ettiğini söyledi. Ertesi gün, halkın gözü önünde iki komutan savaşacaktı.
Güneşin birkaç mızrak boyu yükseldiği sırada Gevale'nin demir kapısı açıldı. Çelik zırhlara bürünmüş bir atlı, tepeden aşağı süzülüp geliyordu. Süleyman Şah da atına binmiş, onu bekliyordu. Yamacın aşağısındaki düzlükte iki atlı birbirine saldırdı. Yaman vuruşuyorlardı. Bazı kez toz dumandan görünmüyorlar, sadece çeliklerin çiğ sesleri duyuluyordu. Derken atlılardan biri yere kapaklandı. Öteki de atından inerek yerdekinin üzerine atıldı. Kılıç şakırtıları, gürz, mızrak gürültüleri yine birbirine karıştı. Bizanslılar heyecandan çığlıklar atıyor, Türkler Allah'a dua ediyorlardı. Az sonra toz duman içinden zırhları parça parça bir adam göründü. Türklere doğru ilerliyordu. Bu Süleyman Şah'tı. Birden "Yaşa. Varol yiğit Şahım!" sesleri gökleri tutmuştu. Bizanslı komutan yerde yatıyordu.
Selçuklu ordusu Gevale'ye böyle girdi. Kilit, Türk kılıcıyla açılmış, Konya'nın fethi tamamlanmıştı.
Süleyman Şah, Konya'yı karargâh yaparak, fetihlerini İznik'e kadar uzattı. Bir süre sonra da istiklâlini ilân ederek, Konya'yı Anadolu Selçuklu Devletinin başkenti yaptı.
Mevlâna'nın bir sözüyle..
Konya'nın başkent olmasıyla birlikte, Doğunun tüm bilginleri, sanatçıları, erenleri, şairleri bu güzel şehre akın ettiler. Babası, bilginler sultanı Bahaeddin Veled'le birlikte Türkistan'ın Belh şehrinden göçen, bir çok yerlere uğradıktan sonra Anadolu'da karar kılan Mevlâne Celâleddin de bunlar arasındaydı.
Mevlâna, Konya'yı aşkla, şiirle, müzikle doldurmuştu. İlâhî aşkın vecdi içinde, kendilerinden geçen dervişler Meram bağlarında döne döne semâ ediyorlardı. Bir Konya efsenesine göre, bir gün Meram bağlarında, yine aşk sofrası açılmış, semâ meclisi kurulmuştu. Bülbüller de bu ahenge tempo tutarcasına toplanmış, durmadan ötüyorlardı. Bir ara, bülbül sesleri, ney ve kudûm seslerini bastırmıştı. Mevlâna, yerinden kalkıp, dallara doğru seslendi:
- Susunuz, ya mübarekler! Ya siz, ya biz.
Bülbüller edeple susmuşlardı. O günden bugüne Konya'da bülbül ötmez, derler. Ama, aşk ve gönül dilinin bülbülü Mevlâna, yüzyıllardır, yalnız Konya'yı değil, dünya'yı kucaklıyor. Atalarımız boşuna dememişler:
"Gez dünya'yı, gör Konya'yı, illâ ki Mevlâna'yı.."
__________________
Yapacam...Türkiyede Kardan da olsa adam olacak...
HACKERWOLF isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 16-12-2007, 03:14 AM   #20 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Jun 2007
Bulunduğu yer: Compulsory Operation:Hayat
Mesajlar: 196
HACKERWOLF Ne iyi ne kötü arasında karar verecek
HACKERWOLF - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

KÜTAHYA
Kütahya deyip de geçmemek gerek. Bir zamanların en güçlü beyliği Germiyanoğullarının başkenti olan Kütahya, gerek siyaset, gerekse sanat alanında, tarihin düğüm noktalarından biridir.
Kütahya'da tarih ne zaman başlar, şehri kim kurmuştur. Bunu kimse kesin olarak bilemez. Çok eski bir efsaneye göre, dul bir kadının, Çanak, çömlek pazarına getirdiği, birbirinden güzel testiler, tabaklar, vazolar hem çok zarif, hemde çok sağlammış. Pazara gelen alıcılar, kadının yolunu gözler, onun pişirdiği toprak kapları satın alabilmek için etek dolusu para harcarlarmış. Çanak çömlek esnafı neredeyse iflas edecek duruma düşmüş. Toplanıp karar vermişler:
- Bu ince işçilik, bu sağlam çanak - çömlek, kadının hüneri değil, kullandığı çamurun eseri. Bizim çamurumuz iyi değil. İzini izleyelim, kadın nereden toprak alıyorsa, görelim biz de oradan toprak alalım, demişler.
Bir Pazar dönüşü, yaşlı kadını gizlice izlemişler. Kadın gide gide, bugünkü Kütahya'nın bulunduğu yere gelmiş, küçücük bir tepeden heybesini toprakla doldurmuş, geri dönmüş. Ondan sonra, tüm çanak çömlekçiler buraya üşüşmüş, atölyeler kurmuş, bir şehir yapmışlar. Adı, o günden sonra "Seramorum" yani "Seramik şehri" olmuş. Daha sonra "Koteyum" denen şehre, Selçuklularla birlikte Kütahya adı verilmiş.
Gerçekten de Kütahya, ilk çağlardan bugüne, bir seramik ve çini şehri olarak tanındı. Osmanlılar devrinde, İznik'ten sonra, Anadolu'nun ikinci çini şehri Kütahya oldu. Buradaki çini furunlarında pişirilen renk ve çiçek demeti vazolar, tabaklar, sürahiler, şimdi müzelerde baş köşeleri alıyor. Hele bir yeşili var ki, "Kütahya yeşili" derler de bir daha demezler. Bakmakla doyulmaz, görmekle bıkılmaz.
Kütahya, Orta Anadolu'da köklü bir uygarlık kuran Friklerin de önemli bir şehri oldu. Masal ve hikayeleri ile tanınan halk filozofu Frikyalı Ezop'un bu devirde, Milât'tan önce 620 yıllarında Kütahya'da doğduğu, Kütahya'dan kaçırılarak köle diye satıldığı söylenir. Herkesçe bilinen fıkralarında, daima eğitici ve öğretici olan Ezop, Kütahya'nın ince ve kıvrak zekasına sahip, hoş sohbet bir insandır. Bir gün, efendisi ondan, en iyi şeyle, en kötü şeyi, pazardan alıp pişirmesini ve bir yemek yapmasını ister. Ezop, pazara gider, bir dil satın alarak pişirir, efendisinin önüne kor:
- İşte, en iyi şeyle, en kötü şey dildir.
Kullanışa göre değişir, der.
Bin Altın Hikayesi:
Kütahya tarihinde önemli bir olay da, Bizans İmparatoru Romen Diogenes'in bu şehirde gözlerinin oyulmasıdır. Bilindiği gibi, Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan'a karşı, 26 Ağustos 1071 Cuma günü Malazgirt'te yaptığı meydan savaşında büyük bir yenilgiye uğrayan ve esir düşen Romen Diogenes, affedildikten sonra Istanbul'a dönerken, yolda yakalanarak Kütahya'ya getirilmiş, burada İmparator'un oğlu Jan, babasının gözlerini acımadan oymuş, sonra da çıplak bir katıra bindirerek "Prote" adasına sürmüştü. Bu olaydan kısa bir süre sonra, Türkiye Selçukluları Devleti kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah, 1074 yılında Kütahya'yı fethetti. Fethetti ama bu geçici oldu, Kütahya alındı verildi. Sonunda Selçuklu Sultanı Alâedin Keykubad, Kütahya'yı kesin olarak Türk topraklarına kattı. Bu fetih, bir destanla süslendi. Halktan derlenen bu destana göre, Selçuklu Sultanı, Kütahya'nın gerçekten sağlam ve sarp kal'asının nasıl fethedileceğinin düşünürken, güvendiği Emir'lerinden İmadeddin Bey yanına gelmiş, şu teklifi yapmıştı:
- Sultanım bunun bir çaresi vardır. Kulunuza izin veriniz. Kütahya'ya gidip keşif yapayım. Beni esir ederler, kal'aya götürürler. Kal'adaki durumu, düşmanın gücünü iyice öğrenirim. Sonra da siz beni satın alırsınız. Ondan sonrası kolay.
Sultan bu teklifi kabul etti. İmadeddin Bey, Kütahya Kal'ası önünde gûya keşifler yaparken, Bizanslılar üzerine atılıp esir ettiler. Kütahya'ya götürdüler, kimsin, ne arıyordun? Diye başladılar sorguya.
İmadeddin Bey:
- Ben Sultanın avcıbaşısıyım. Attığım ok, her zaman hedefine ulaşır. İsterseniz deneyin. Buralarda Sultanıma keklik avlıyordum.
Bizanslılar, onu denemek için namlı nişancılarıyla imtihan ettiler. Baktılar ki yaman avcı, attığı ok hedefini buluyor. Ona, askerlerini talim ettirmesini söylediler. İmadeddin Bey, üç gün, beş gün bu işi memnunlukla yaptı. Yaparken de kal'anın girdisini, çıktısını adam akıllı öğrendi. Derken, Sultan Alâeddin'in bir elçisi kal'a kapısı önünde görünüverdi. Kal'a komutanına şu haberi getiriyordu:
- Sultanımız avcıbaşısı yanlışlıkla sınırınıza girmiş, onun kal'ada esir olduğunu öğrendik. Bize iade etmenizi istiyoruz.
Durumu kal'a komutanına bildirdiler. Komutan:
- Böyle keskin bir nişancıya bizim de ihtiyacımız var. Sultan, avcıbaşısını çok seviyorsa, bin altın dinar göndersin, bırakalım.
Bin altın dinar o zaman büyük servetti, bununla bir kal'a satın alınabilirdi. Haber Sultana ulaştığı zaman, Alâeddin hiç düşünmeden emretti:
- Öyle bir yiğide bin değil, onbin altın da isteseler veririm. Tiz, satın alın.
Bizanslılara bin altın sayılarak, Emir İmadeddin satın alındı. Hürriyetine kavuşan İmadeddin, hemen Sultanın huzuruna çıktı:
- Taman Sultanım, her şeyi öğrendim, yarından tezi yok, kal'anın fethine beni memur edin. Sultanımın yüzünü ak edecek, benim için harcedilen parayı, bileğimin gücüyle ödeyeceğim.
Ve böylece İmadeddin Bey, Kütahya kal'asını aldı, hazinelerini, Sultanın önüne serdi. O günden sonra, adı, "Bin dinar altınlık İmadeddin" anlamına gelen "İmadeddin-i Hezar Dinarî" oldu, bu adla tanındı. Kütahya'da camiler, mescidler yaptırdı, "Hazreti Dinar Suyu" denilen meşhur "Aşağı Çarşı Suyunu" getirtti. Fakirleri doyurdu, yetimleri güldürdü. Kütahyalılar onu kurtarıcı olarak biliyor, "Hızır gibi imdadımıza yetişti" diyerek, evliya derecesine yükseltiyorlardı. Bugünde hıdırlık tepesinde her yıl, İmadeddin anılır, halk burada yer, içer, eğlenir.Kütahya, Selçuklulardan sonra, 1302 yılında Germiyanoğullarının başkenti olur.
Bir süre sonra, Germiyanoğulları Beyi Süleyman Şah, gözü gibi sevdiği, güzeller güzeli Devlet Hatun'u Osmanlı padişahı Murad Hüdavendigâr'ın yakışıklı oğlu Yıldırım Bayezıd'a nikâhlar. Düğün hediyesi olarak da Kütahya ve çevresini bağışlar. Böylece Kütahya, allı pullu bir gelinin ardından, çeyiz olarak Osmanlılara geçer, Osmanlı ülkesinin anlı şanlı bir sancağı olur.
Sanat Yurdu:
Kütahya, tarihi boyunca pek çok bilgin, sanatçı, şair yetiştirmiştir. Bunlar arasında "İskendernâme" adlı tanınmış eserin yazarı Ahmedî'yi, Divan şairimiz Şeyhî'yi, "Kitab-ı Cihannümâ" adlı eserin sahibi tarihçi Mehmed Neşrî'yi, on ciltlik seyahatnamesiyle bildiğimiz, tatlı dilli, hoş sohbet Evliya Çelebi'yi sayabiliriz. 1611 yılında Kütahya'da doğan ve 1682 yılında ölen Evliya Çelebi, Kütahyalı Derviş Mehmed Zıllî'nin oğludur. 21 yaşında babası ile Istanbul'a gitmiş, saray hizmetine girmiş, çeşitli fırsatlardan faydalanarak, karış karış Anadolu'yu, Ordadoğu'yu, Rumeli'yi ve Doğu Avrupa'yı gezmiş, gördüklerini seyahatnamesine yazmıştır. Kendi ifadesine göre, bir gece, rüyasında Hazreti Peygamberi görmüş, "Şefaat ya Resûlallah!" diyeceğine heyecandan "Seyahat ya Resûllallah!" deyivermiş, Peygamber de gülümseyerek bu dileğini kabul etmiş. Ondan sonra ömrü boyunca gezmiş, dolaşmış, bize ölümsüz büyük bir eser kazandırmıştır.
Kütahya'dan söz açtık, sözün sonunu getiremeyeceğiz. Tefe başlı, yeşil yeşil gülen güzel Kütahya. Sen bitmezsin. Sen şanlı bir destan, tükenmez bir efsane yurdu olarak, tarihte bir Kütahya'sın.
__________________
Yapacam...Türkiyede Kardan da olsa adam olacak...
HACKERWOLF isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
efsaneleri, Şehir

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık

Forum Şartları


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 12:23 PM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.2
aBSHeLL
Protected by CBACK.de CrackerTracker
Abshell-AileVadisi

Linkler

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314