AiLeVaDiSi FoRuM  

Go Back   AiLeVaDiSi FoRuM > GeneL Forum > Tarih

Tarih Tüm Dünya tarihi buraya

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 27-09-2008, 02:03 PM   #1 (permalink)
BeRLiNDeN
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart TÜRK TARİHİNİN ÖNEMİ VE KARISIK KONULAR

TÜRK TARİHİNİN ÖNEMİ



Dünya tarihini bilmek için Türklerin tarihini bilmek gerekir



“ Türkçe konuşulan, Türk’ e yurtluk etmiş olan yerler
kıyamete kadar Türk’ün hükmü altında kalacak. ”

Oğuz Kağan


Dünya tarihi Türklerin tarihinin bir özetidir. Dünyanın tarihini Türkler oluşturmuştu. Halen öyledir.

Türkleri tanımayanlar için 2005 yılında gazetelere yansımış bazı haberlerden örnekler vererek bunu anlatmaya çalışacağım.

Neden bunu anlatma gereği duyuyorum? Çünkü “Türk dünyası” hakkında Türkler bile yeterli bilgiye sahip değil.

Bakın bir olay anlatayım. Tarih: 21-23 Mayıs 1993. Yer ve olay: Türkiye’de, Antalya’da “Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk-Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı” düzenlendi.

Bu toplantıda ilk kez bütün Türk boylarının temsilcileri bir araya gelmiş ve tanımıştı. Güney Sibirya’da yaşayan Şor Türkleri de bu kurultaya katılmıştı. Kurultaya katılan Şor Türkleri temsilcisi o kadar Türk’ü bir arada görünce şaşırmış ve şunları söylemişti: “Biz Şor Türkleri ancak 3000 kişiyiz. Kendimizi az zannederdik. Oysa ne kadar çokmuşuz.”

“Türk dünyası” kendi gücünün farkına varmalı ve bu işbirliğini geliştirmelidir. Türk’ün gücü nedir? Dünya tarihine bakalım. Türk donanması 16. yüzyılda dünya güçler dengesini değiştirecek işler yapıyordu. Bu yüzyıldan 21. yüzyıla geliyoruz. Aradan 500 yıl geçmiş. 25 Aralık 2005 tarihinde “Deportivolu Taraftarlar, Her Maçta Ay Yıldızlı Türk Bayrağı Açıyor” başlığıyla bir haber yayınlandı.

Bu haber özetle şöyledir: “İspanya’nın kuzeyinde Portekiz sınırına yakın Galicia bölgesinde, ‘Vigo’ ve ‘La Coruna’ adında iki kent var. Bu iki kentin tepük oyuncuları karşı karşıya geldiğinde, ‘Deportivo La Coruna’ adlı tepük takımının taraftarları, rakip tepük takımı karşısında ellerinde Türk bayraklarıyla sahayı dolduruyor ve “En Büyük Türkiye!” diye bağırarak tepük takımındaki oyuncuları ve taraftarları coşturuyor.

Tepük oyununun taraftarları öylesine bu işi benimsemişler ki, bu nedenle kurulmuş onlarca Türk taraftarı derneği bulunuyor. Türk taraftar derneklerinden “La Pasion Turca” adlı derneğin kurucularından Ricardo, “Türk bayrağına Deportivo Kulübü yaşadıkça sahip çıkacaklarını” söylüyor. Gazeteci Alberto Torres, bu ilginin nedenini şöyle açıklıyor:

“Barbaros Hayrettin Paşa, Akdeniz’e hükmettiği sıralarda İspanya sahillerine kadar ulaşmış. O sırada İspanya’da yiğitliğiyle ünlü Galicia bölgesinin delikanlıları, Barbaros’a büyük destek vermişler. Bu işbirliğini içlerine sindiremeyen komşu kent Vigo’nun halkı ise La Coruna’ya Türklerle ortaklığa girmelerinden dolayı, onlara ‘Türkler’ adını takmışlar. Bu ad sporda, özellikle de futbolda günümüzde büyük bir rekabete dönüşmüş.”

Bir başka olay ve yer. Felemenk ticaret gemileri, 1596’da Cava Adası’na (Endonezya) vardığında kendilerini karşılayanlar arasında İtalyanca bilen bir Türk tüccar da vardı. Bu nasıl olmuş? Bu tüccar orada nasıl bulunmuş? Osmanlı İmparatorluğu yönetimi sırasında “Sarı Selim” lakabıyla anılan “2. Selim” zamanında “Kurtoğlu Hızır Reis” komutasındaki 17 kadırga ve 2 levazım gemisinden oluşan Türk donanması, 1500’lü yılların ortasında Endonezya’ya gitmiş ve uzun yıllar o bölgede kalmış, halkı sömürgecilere karşı korumuş ve onlara her türlü bilgiye vermiş, onlarla kaynaşmışlar. Tekne-gemi yapımcılığını, tekne-gemi kullanmasını, ticaret yapılmasını öğretmişler halka.

Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünü kaybetmesiyle Endonezya’da Avrupa, İngiltere ve ABD işgalciliği-sömürücülüğü başlıyor. Aradan yaklaşık 500 yıl geçiyor. 21. yüzyıldayız. Endonezya’da bağımsızlık için savaşan gerillalar, zemininde kırmızı-beyaz renk olan bayraklarına simge olarak Türk bayrağının simgeleri olan “ay ve yıldızı” almışlar.

Tüm Avrupa ülkelerinden değil, bazı Avrupa ülkelerinden örnek verelim. 1700’lü yıllarda İsveç Kralı, Ruslara karşı savaşırken Ruslardan kaçmış ve Osmanlı Devleti’ne sığınmış. Bir süre Osmanlı Devleti’nin misafiri olmuş. İsveç ile Rusya antlaşma yapınca ülkesine geri dönmek isteyen İsveç Kralı’nın yanında 300 Türk askeri güvenlik amacıyla görevlendirilmiş. Uzun bir yolculuktan sonra İsveç’e varılmış. İsveç Kralı’nın yanında İsveç’e giden Türk askerleri geri dönmemiş orada kalmışlar.

Peki ne olmuş bu Türklere ve ne yapmışlar? İsveç’e giden bu 300 Türk askeri, “Askersund” Kasabası’na yerleşmişler ve hayatlarını orada devam ettirmişler. Almanya’nın özellikle güney bölgesinde bir çok yerleşim yerinin ismi Türk ismi taşıyor: Türkheim, Türkenfeld, Türkenkriege gibi. Kasabalardaki bu Türk isimleri 1960 sonrası giden Türkler nedeniyle kalma değil, daha çok 16. yüzyıldan sonra bu bölgelere giden Türk akıncılardan kalmadır. Almanya’nın Schwetzingen Kasabası’nda 18. yüzyıldan kalma ve Türklerin yaptığı bir camii vardır.

Avrupa’dan Afrika’ya geçelim.

22 Kasım 2005 tarihli bir gazetede, “Gambiya’da Türk Olmanın Cazibesi” başlığıyla yayınlanan haber özetle şöyledir:

“BBC Fransızca bölümünde çalışan gazeteci Jean-Michel Duffrene Ramazan ayının sonlarında Batı Afrika ülkesi Gambiya’nın büyükelçiliğine gitmiş ve Fransız pasaportuyla ülkeye giriş için vize almak istediğinde vize vermemişler. Eşinin Türk olması nedeniyle Türk pasaportuyla başvurmuş ve Gambiya’ya girebilmesi için hemen vize vermişler.

Gazeteci Duffrene, Türklerin burada yaptığı ekonomik-kültürel-eğitimsel katkılar sayesinde neredeyse Gambiya’nın her tarafında Türk izine rastlamanın mümkün olduğunu belirtiyor.

Bir örnek de Türkiye’ye yerleşen bir ABD’li aileden örnek vereyim. 29 Kasım 2005 tarihinde “Bursa’ya Yerleşen ABD’li Aile Türkleşti” başlığıyla yayınlanan haber özetle şöyledir:

“ABD’li David Mc Neill, bir otomobil yedek parça firmasındaki görevi nedeniyle 2 yıl önce eşi ve 4 çocuğuyla birlikte Türkiye’ye geldi. Türk kültürüne çok çabuk uyum sağlayan ve artık yaşamlarını Türkiye’de sürdürme kararı alan aile isimlerini de değiştirdi. David (Davut), eşi Angie (Ece), çocukları Graham (Görkem), Matthew (Mert), Murphy (Müfit) ve Austin de (Aslan) adını aldı. Çocuklarını özel okul yerine bir devlet okulu olan Nedim Öztan İlköğretim Okulu’nda okutan ailenin en sevdiği yemekler ise iskender kebap, fasulye ve pide çeşitleri. David Mc Neill, “Eşim ve çocuklarımla Bursa’ya yerleştik. Burada insanlar çok sıcak. Ben ve ailem çabuk adapte olduk. Burada çok mutluyuz, kendimizi bir Türk ailesi gibi hissediyoruz” demiş.

Bunun nedenini ABD’li aile açıklıyor: Türkler bulunduğu her bölgede huzur, adalet ve barışı sağlamıştır.

Türklerin egemen olmadığı bölgelerde savaş, yıkım, sömürü, işgal hakim olmuştur. Türkler dünyanın her bölgesinde, her tarafında bir dünya milleti olarak var ve yaşıyor. Dünya tarihi gösteriyor ki, Türklerin ve Türkiye’nin her şeyi yapabilecek gücü ve örgütlülüğü var. Yeter ki buna uygun hareket edip karar verebilelim. Gücünü ve etkinliğini hissettirsin.

ABD-İngiltere ve İsrail, Irak’ı işgal ettiği gibi şimdi de İran ve Suriye’yi de işgal etmek istiyor. İran’da 30 milyon, Suriye’de milyonlarca Türk yaşıyor. “Evlad-ı Fatihan” dediğimiz bu yurttaşlarımıza ve orada yaşayan insanlara sahip çıkmak bizlerin görevidir.

Türkler, bu bölgede, işgalci emperyalist-sömürgecilere karşı direnen tüm ülkelerle, güçlerle işbirliği yapıp buralardaki işgalcileri-sömürgecileri ve emperyalistleri bu bölgeden kovabilir. Bizlere her kesimin ihtiyacı var. Kimse Türklersiz iş yapamıyor ama Türklerin başında olanlar da bir iş yapmak istemiyor.

Bölgeye barışı ve huzuru Türkler getirebilir. Bunun tarihte örnekleri çoktur. Bir kere daha hatırlatırım.

Türk’ün olmadığı yerde barış, huzur, kardeşlik ve adalet olmaz.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 27-09-2008, 02:21 PM   #2 (permalink)
BeRLiNDeN
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

MİMAR SİNAN' IN DEHASI



Mimar Sinan' ın Dehası çok ilerideydi



Mimar Sinan' ın Selimiye Camii' nin kubbesini yapmak için 13 bilinmeyenli bir denklemi matematiğin bilinen 4 ana işleminden farklı beşinci bir işlem yaratarak çözdüğü söylenir.



Mimar Sinan' in Selimiye Camii' nin kubbesini o genislige oturtmak için 13 bilinmeyenli bir denklemi matematigin bilinen 4 ana isleminden farklı beşinci. bir işlem yaratarak çözdüğü söylenir.

Ayrıca minarelerin şerefelerine çıkanların yolda birbirlerini görmemeleri ise büyük bir bir dehanin ürünüdür.

Almanlar aynı sistemi meclislerinin önündeki dev kürede kullanmışlar.

Mimar Sinan bu sistemi 2 metre çapındaki minarelere yüzyıllar önce monte edebilecek bir dehadır.

Almanların dehası ise, o çirkin metal yığınına Selimiye' den fazla turist çekebilmelerindedir..

~~~~~

Bir gün Selimiye Camii' ne girenler, kubbenin altıynda bir Japon' un ayaklarını kıbleye doğru uzatmış sırtüstü yattığını görmüşler.

Tabii hemen Japon' u, "Burası kutsal bir yer. Bu şekilde yatmak bizim inançlarımıza göre saygısızlıktır.
Lütfen oturun veya ayakta durun" diyerek uyarmışlar.

Ancak, Japon trans vaziyetteymiş, gözlerini kubbeden ayırmadan söyle sayıklıyormuş:

"Bu imkansız. Ben yılların mühendisiyim. Bu kubbe var olamaz.
Hayal görüyorum. Bu kubbenin orada o şekilde durması fizik ve matematik kurallarına aykırı.
Bu imkansız, orada hiçbir şey yok, orada hicbir sey yok..."

~~~~~

Selimiye camisisinin zemini gevşsek toprakmış.

Bu nedenle minarelerinin yakın zamanda yıkılacağı farkedilmiş.

Uluslararası bir grup bilimadamı toplanmışlar.

Nasil kurtarırız bu tarihi minareleri diye kafa kafaya vermişler.

Sonuçta en son teknoloji olan metal kelepçelerle minarelerin temellerini sabitlemenin en iyi çözüm olduğuna karar vermişler.

Minarelerin temellerini açınca, koymayı düşündükleri kelepçelerin aynısıyla karşılaşmışlar.

Mimar Sinan bilmem kaç yüzyıl önce aynı şeyi düşünmüş meğerse....?

~~~~~

1950-60 arası bir tarihte inşaat mühendisi, mimar ve jeofizikçilerden oluşan bir Japon heyeti Türkiye' ye gelmiş.

Heyet imar ve iskan Bakanlıgı' ndan izin alarak ülkemizdeki tarihi yapıları incelemeye başlamış.

Ayasofyayı, Yerebatan Sarnıcını filan gezdikten sonra sıra Sinan' ın kalfalık eseri Süleymaniye Camisi' yle Sinan' in öğrencisi Mimar Davut Ağa' nın eseri Sultanahmet Camisi' ne gelmiş.

Japonlar bu camiler üzerinde günlerce inceleme yapmışlar.

Her geçen gün şaşkınlıkları daha da artıyormuş.

Çünkü Japonlar daha ilk incelemede camilerin gevşek bir zemin üzerine inşa edildiğini anlamışlar.

Ama bunca yıl, bu camilerde bir çatlak dahi olmamasına akıl sır erdirememişler. Bunun üzerine Türkiye programının gerisini tamamen iptal edip, bu iki cami üzerine yoğunlaşmışlar. Araştırmalarının sonucunda herhangi bir sarsıntı sırasında bu iki caminin sabitlenmediğini aksine
yerinde oynayarak yıkılmaktan kurtulabildiği ortaya çıkmış. Minareleri incelediklerinde ise dumurları ikiye katlanmış.

Minarelerin çok daha gelişmiş bir raylı sistem mekanizması üzerine oturtulduğunu ve her yöne yaklaık 5 derece yatabildiğini görmüşler.

Daha derin araştırma yapmak için Edirne' ye, Sinan' ın ustalık eseri Selimiye Camisi' ne gitmişler.
Ordaki olağanüstü sistemleri görünce iyice dumur olmuşlar.

Selimiye' nin tüm sırlarını aylarını harcayarak cözmüşler.

Japonya' ya döndüklerinde ise Sinan' ın sırlarını uygulamaya sokarak şehirlerini Sinan' ın kullandığı
sistemlerle kurup muazzam gökdelenler dikmişler.

Yani şu an gelişmiş ülkelerin gökdelen yapımında kullanıldıkları çoğu sistem, yüzyıllar önce Sinan' ın geliştirdiği mekanizmalarmış.
Taç Mahalin mimarı Mehmet Eefendi Mimar Sinan' ın öğrencisiymiş...



( ALINTI )
  Alıntı ile Cevapla
Alt 27-09-2008, 02:44 PM   #3 (permalink)
BeRLiNDeN
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

KÜRT SORUNU



Tarihi ve sosyolojik açıdan ırk, etnik grup, millet



Kürt sorunu yoktur, Kürt’ ün sorunu vardır. Kürt’ ün sorununa, gerçekçi bakış ve çözüm önerileri.




Tarihi ve sosyolojik açidan irk, etnik grup, millet

PKK' nin organize ettigi Gemlik yürüyüsü ve bu yürüyüse karsi Türklerin direnisi kimileri tarafindan olagandisi gelismeler olarak nitelendiriliyor. Bugün ülkemizin içine çekildigi sorunu kavramamizin önündeki en büyük engel de bu. Çünkü olaylar ne bir provokasyonla, ne tahrikle, ne de baska bir seyle açiklanabilir. Olaylarin bu sekilde gelismesi, tarihsel ve sosyolojik sebeplerle açiklanabilir, ki böylesi bir perspektif içinde tüm gelismeler hiç de beklenmedik degildir tersine beklenen gelismelerdir.

Bugün yasadigimiz sorun nedir? Basbakan bir Kürt sorunundan bahsetti. Zaten PKK da yillardir ayni Kürt sorunundan, ayni ifadelerle bahsediyordu. PKK eylemlerinin durdugu bir dört yillik dönem de oldu. Kürt sorununu çözmek için devlet, egitim, kültür, yayin gibi pek çok hak tanidi. Ama tüm bu "demokratiklesme" adimlarina karsin, bugün sorun, dünden, yani PKK'nin açik silahli savasindan kat kat büyümüs durumda. O halde sorunu açiklamak için terörün ve demokratiklesmenin disinda bazi kavramlara ihtiyacimiz var demektir. O kavramlari ise ancak tarih ve sosyolojide bulabiliriz.

Kürt sorunu demek, bir etnik kimlikten dogan sorun demektir. Çünkü sorun Kürt'le alakalidir. O halde Kürt nedir? Eger Kürt, Türklerden ayri bir etnik grup ya da millet ise, Kürt sorunu dedigimiz sorun, etnik ya da milli bir sorun demektir.

Tarih boyunca insan topluluklari, çesitli "irk"lardan, çesitli etnik kökenlerden gelirler, ama bu tür "irki" ve etnik kimlikler birbiri ile etkileserek, birbirini eriterek, birbirini yok ederek, birbiriyle birleserek daha büyük halk topluluklarina dönüsür ki, çagdas milletler böyle meydana gelir. Millet asamasi, etnik, "irki", kökenlerin tarihsel olarak silindigi bir asamadir. O nedenle çagdas milletler bir bütün olusturur, milletin bütünlügü ya da tekligi kavrami da buradan türer.

Türkiye açisindan baktigimizda ise, binlerce yildir Türkiye cografyasinda biraraya gelen çesitli etnik kavimler, binlerce yil içinde birleserek, birbirinin içinde eriyerek tek bir millet olusturmustur ki, bunun da adi Türk milletidir. Türk, bir etnik ya da "irki" kavram degil, bu yörede yasayan milletin adidir. Bu ad, binlerce yildir kullanilmaktadir ve binlerce yildir da ayni anlama gelmektedir.

Türk ulus devleti

Türkiye Cumhuriyeti, bu çagdas gerçekler temelinde kurulmus bir ulus devlettir. Ulus devlet, milletin bölünmezligi ve mutlak hakimiyeti üzerine insa edilir. O nedenle "Egemenlik kayitsiz sartsiz milletindir". Millet bu egemenligini kullanirken, kendi içinde bir bütün olarak kullanir.

Türkiye Cumhuriyeti'ni, ABD türü bir etnik federasyondan ya da Avrupa türü prenslikler federasyonundan ayiran gerçeklik budur. ABD'de ve Avrupa'da hiçbir zaman bizdeki gibi bir bütün millet olusamamistir. Olusmadgi için de, çesitli etnik gruplar ya da bunlarin idari adi olan prenslikler biraraya gelerek federasyon kurarlar. Bu nedenle çogu Avrupa devleti ve ABD, ulus devlet degildir. Bu nedenle de içlerinde farkli dilleri barindirirlar.

Avrupa ve ABD'nin disinda kalan dünyada ise tarihsel gelisme farklidir. Örnegin Türkler, bu tür federasyon asamalarini çoktan geçmistir. Selçuklu ve Osmanli'daki sistem çözülmüs, bu çözülme ile birlikte ulus devlet olusmustur. Ulus devlet bir Ulusal Kurtulus Savasi ve devrimle kurulmustur, ama bu da bu kurulusun bir disaridan müdahale ile oldugu anlamina gelmez, tam tersine içsel gelisim bu tür bir devrime yol açmistir.

Simdi böylesi bir ulus devlette bir Kürt sorunundan bahsediliyorsa, birilerinin politik argümanlarini ve iddialarini bilimle ve tarihle ölçüp sinamasi gerekir. Örnegin Basbakan Kürt sorunu diyorsa, bir ulus devletin basbakaninin böylesi bir ifadeyi kullanamayacagini bilmelidir. Çünkü ancak ulus devlette Basbakan, ulusal meclisin tayin ettigi hükümetin basidir. Bu ise milletin iradesini yürütme gücüne dönüstürmektir. Basbakan ulus devlet gerçegini reddediyorsa, kendisini o ulustan görmeyenleri temsil hakkindan vazgeçtigini de anlamalidir.

Bir ulus devlette, azinlik olabilir. Azinliklar ulus devlet içerisinde belirli ve sinirli haklara sahip olurlar. Bu tür yasal düzenlemeler ulus devlet otoritesini ve milli egemenligi zedelemez. Ancak bir ulus devlette, alt kimlik olamaz, ikinci bir asli unsur olamaz, ikinci bir kurucu öge olamaz. Çünkü ulus devlet tek bir ulus tanimi üzerinde yükselir.

Bu açidan baktigimizda, Türkiye' de etnik sorun olarak görülebilecek aslinda bir azinlik sorunu olan, Rum, Ermeni ve Yahudi sorunundan bahsedilebilir. Bu tür azinliklarin, kendini ait hissettikleri ulusla birlikte Türk devletine karsi hareketleri olabilir. Nitekim Osmanli'nin yikilis dönemi böyledir. Bu tür sorunlarin çözüm noktasi, azinliklarin dislanmasi degil, azinliklarin azinlik bölücülügü yapacaklari zeminin Türklükle doldurularak, onlara bölücülük zemini birakilmamasidir. Zeminsiz kalan azinliklar, kendilerini ait hissetmeseler, hissetmek zorunda olmasalar bile, yasadiklari devletin ve ülkenin mutlulugunu düsünmek zorunda kalacaklardir.

Kürt varsa sorun var

Ancak Kürt meselesini de ayni etnik mesele içine sokmaya çalisirsaniz isler degisir. Çünkü Kürtler, azinlik hakki degil baska bir sey istemektedir. Kürtler, Türk milletinden ayri bir millet olduklarini, bu nedenle de ikinci milli unsur olarak kabul edilmeyi istemektedirler. Bu, tam da bugünkü Irak'a dayatilandir. Yani hem bir Kürt federe bölgesi, hem de Türkiye Cumhuriyeti üzerinde mutlak bir güç.

Eger gerçekten de Kürtler, Türklerden ayri bir millet ise, olayin tarihsel ve sosyolojik iki çözümü olabilir. Birincisi, Türkler ve Kürtlerin, bugünkü Irak gibi, federatif bir devlet içinde birlesmeleri ya da ikincisi Kürtlerin tamamiyla bagimsiz bir devlet kurmasi. Kürtler bugün, her ikisini de istemektedirler.

Peki Kürtlere bu hak, taninmamazlik edilebilir mi? Eger Kürtlerin Türklerden ayri bir millet oldugunu kabul ediyorsak, bu hakki tanimak zorundayiz. Çünkü her milletin kendi iradesini belirleme ve isterse ayri devlet kurma hakki vardir. Bu hak, Insan Haklari Evrensel Beyannamesi'nden de alinmaz, tarihsel bir haktir. Hiç kimse de bu tür bir milli istegin önünde duramaz.

Iste Basbakan' in Türkiye'yi getirdigi nokta burasidir. O halde sorunun kaynagi, teröre, PKK' ya, demokratiklesmeye indirgenemez. Sorunun kaynagi tanimlamadadir. Siz, bir kisim vatandasa ayri bir milli kimlik tanirsaniz, onlar da bu milli kimligi hakkiyla kullanirlar. Bu nedenle sorun, Kürdü kabul eden çagdisi, bilimden, tarih bilincinden yoksun kafadadir.

Oysa çok basit bir sekilde ifade etmek gerekirse Kürt varsa sorun vardir, sorunun çözümü ise PKK'nin bitirilmesi degil, Türk milletinden bagimsiz bir Kürt kimliginin bitirilmesidir. Hem ayri bir Kürt kabul etmek, hem de bundan dogan sorunlari çözmek, Türk devletinin kendi basina açtigi bir istir.

Eger Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak kalacaksa, Türkiye Cumhuriyeti sinirlari içinde yasayan herkesin kendisine ben Türküm demesini isteyecek, Türkçe konusmasini isteyecektir. Bu ayni zamanda tarihsel açidan da bir gerçekliktir. Çünkü, bugün kendisine Kürdüm diyenlerin çok büyük bölümü Kürt degil, has be has Türktür, ama zorla Kürtlestirilmislerdir.

Bu bakimdan Kürt sorunundan bahsediyorsak, Türkiye Cumhuriyeti'ne ve Türk milletine sorun yaratan Kürtlerin yarattigi sorundan bahsetmemiz gerekir ki, bu sorunun çözümü zorla Kürtlestirilen Türklere Türklüklerini animsatmak olmalidir. TÜRKSOLU' nun israrla yapmaya çalistigi, Kürtler tarafindan zorla asimile edilmek istenen Türklerin milli haklarini korumaktir.

Bu ise Atatürk tarafindan 1923 ile 1938 arasinda uygulanmis ve sonuç almis politikadir. (Önümüzdeki sayida Atatürk'ün Kürt politikasini isleyecegiz.)

"Iyi Kürt"le "Kötü Kürt" arasina sikistirilmak!

Atatürk politikasi terk edildikten sonra durum degisti. Türkiye Cumhuriyeti'ne yillar süren etnik ve köktendinci saldiri, Türkiye'deki tek milleti, etnik ve mezhepsel parçalara ayirma amaci güttü. Bu saldiri altinda, Türkiye Cumhuriyeti'nin ulus devlet niteligi asindirildi. Bir taraftan dinsel kimlik milli kimligin önüne geçirilirken, diger taraftan ayri bir milli kimlik bilinçli bir sekilde yaratildi ve güçlendirildi.

Bugün Bozüyük' te yasanan sorun tam da budur. Türk milletinden ayri bir Kürt kimligi kabul edilmis, güçlendirilmis, eline silah verilip daga çikartilmistir.

Simdi o kimlik, otobüslere bindirilerek Gemlik'e yürüyüse götürülmektedir.

O kimlik, eline molotof tutusturulup karakollara saldirtilmaktadir.

O kimlik, eline silah verilip mafyalastirilmakta, ekonomiyi esir etmektedir.

O kimlik, eline mikrofon verilip Türk televizyonlarini Kürtçeye bogmaktadir.

Yani sorun, o kimligin ifade edilisidir.

Milli kimlik kimi zaman dille, kimi zaman türküyle, kimi zaman yaziyla ifade edilir. Ama kimi zaman da yürüyüsle, ayaklanmayla, silahla, terörle...

Bugün kimileri "demokrasi" diyerek, iki tür ifade biçimi arasina ayrim koymak gerektiginden bahsetmektedir. Ilk anda mantikli gelse de, bunun çok daha büyük bir tuzak oldugu görülmelidir. Taninan kimligin, kendisini ne zaman ve nasil ifade edecegini bilemezsiniz, bir. Bazen kimlikler silahsiz istedigini daha rahat elde edebilir, iki. Örnegin bugün kendini silahli mücadeleye ve PKK'ya karsi tanimlayan kimi Kürtler, Bagimsizlik Manifestosu yayinlamakta, kimileri ise federasyon için imza toplamaktadir!

O halde, "iyi Kürt"le "kötü Kürt" arasinda ayrim yapmanin pek bir anlami kalmamaktadir. Insanlarin iyi niyeti, tarihsel olaylarin belirli akisini durdurmaz. Tarihsel akisa ancak kapilir gider. O nedenle akli basinda devletler, tek tek bireylerle, örgütlerle degil, tarihsel yasalarla ilgilenirler. Yarin devletin basina is açacak bir talep, en iyi niyetli ve sadik bir kisi tarafindan bile söylense buna engel olmak, gidisati durdurabilir.

Ancak bugün gidisat, maalesef, durdurulamaz bir asamaya gelmistir. Çünkü yaklasik 20 yildir bir silahli Kürt terörü yasiyoruz. Bu yirmi yil içinde, kabul etsek de etmesek de, bölücü Kürtçüler, kendilerine uygun bir millet yarattilar. Bu, kendi diline, kültürüne, "önderligine" sahip çikan bir milli topluluktur. Bu toplulugun yaratildigini görmezden gelerek hiçbir yere varamayiz!

Sokaga çiktigimizda, henüz bes alti yasindaki Kürt çocuklarinin "Benim önderim Atatürk degil Apo" dedigini görüyoruz. Bu, artik Kürt milli kimliginin, dogar dogmaz benimsendigini göstermektedir. Bugün bes yasindaki zararsiz, masum çocuk, yarin belki de bir terörist olacaktir.

O nedenle her Kürt Kürtçü degil anlayisi bir yerden sonra sarpa sarmaktadir. Dogru, her Kürt bugün için Kürtçü degildir. Ancak ben bölücü degilim, ama Kürdüm diyen, istese de istemese de, Türk ulus devletinin temelini dinamitlemektedir.

Türk kimligini yikarak, bölücü Kürtçülügün pasif destekçisi konumundadir. Zaten her mücadele sadece aktif savasçilarla degil, ayni zamanda daha kalabalik pasif destekçilerle verilebilir. Bugünün pasif destekçileri ise o mücadelenin ihtiyat kuvvetidir. Kimileri kabul etmese bile, ben Kürdüm diyen herkes, potansiyel bir PKK'lidir.

O nedenle en iyi Kürt, ben Türküm diyen Kürttür...

Türk olan hersey Kürdün sadirisi altinda

Son yirmi yildir Türkiye'de bir Kürt örgütlenmesi yapilmaktadir. Kürtler, tek bir temelde örgütlenmektedir: Kürtsen bizdensin. Yani, siyasal inanislar, toplumsal özlemler degil, etnik aidiyet Kürtleri birlestiren noktadir. Böyle böyle, bir "bizden" kimligi yaratilmistir. Bu ise artik önü alinamaz bir Kürtlüktür. Bu Kürtlük simdi gemi aziya almistir.

Türkiye' nin hemen hemen her ilinde, PKK ve Apo posterleri ile sokaga çikan binlerce "iyi Kürt" bulunmaktadir. Türkiye' nin her yerinde eline tasi alip Türk polisine, Türk karokollarina saldiran "iyi Kürt" bulunmaktadir. Bu tür toplumsal eylemlere, bir kiskirtma denilerek geçilemez. Kiskirtmanin bir zemini vardir. O zemin, yaratilan milli kimliktir.

Bugün yaratilan Kürt milli kimliginin en önemli özelligi ise Türk düsmanligidir. Türk karakolu, Türk askeri ya da polisi saldiri altindadir, ancak bunlarin saldiriya ugramasinin temel nedeni Türk olmalaridir. Karakol, asker, polis, Türk egemenliginin simgesi oldugu için saldiriya ugramaktadir.

Bu ülkede bir etnik çatismadan ve kiskirtmadan bahsedeceksek, bu etnik kin tohumlarini ekeni görmemiz gerekir. Türkiye'de Türkler, degil herhangi birine karsi etnik kin beslemeyi, "Ben Türküm" bile demezler.

Ama israrla "Ben Kürdüm" diyenler, bir süre sonra "Ben Türk devletini istemiyorum" demektedir. Böyle bir ortamda, bu devleti istemeyen Kürdün, bu devleti isteyen Türkle karsi karsiya gelmesi kaçinilmaz olur.

Bugün böyle bir karsitlik olmadigi söylense de gelismeleri iyi okumak gerekir. PKK, tüm yurtta "serhildan" çagrisi yapmistir. Serhildan, halk ayaklanmasi demektir. Yani eli ayagi tutan her Kürt, eline bayragi, afisi alip sokaga çikip eylem yapacaktir. Bu tür küçük gösteriler, büyük ayaklanmanin hazirligidir. Önce halk devletle karsi karsiya gelmeye alistirilacaktir.

Son dönemde Batman' da, Van' da, Diyarbakir' da, Adana'da, Mersin'de bir türlü durdurulamayan küçük ayaklanmalar bu çerçevede ele alinmalidir. Bu, yanlis bir ifade ile PKK' nin Türkiye'yi Filistinlestirme politikasidir. Eline tas alan her Filistinli çocuk nasil ki Israil hedeflerine -sivil, asker!- saldiriyorsa, Kürt çocuk da aynisini yapacaktir.

Devletin en tepelerinde bu sözlerin sarfedilmesi PKK propagandasina alet olmaktir. Türkiye'yi Israil konumuna sokan yönetici, Israil'de devletin kendisini savundugunu, bu isi vatandasa havale etmedigini de bilmelidir!

PKK'nin etnik kiskirtmasi kendi zeminini bulmustur. Etnik milliyetçilikle beslenen Kürtler bugün Türk devletine savas açmistir. Ancak buna karsi Türk devletinin bir tutunma zemini yoktur.

Bir PKK propagandasi: Türk-Kürt kardesligi

Basbakan PKK'yi durdurmak için Türklügü gömüp Türkiyelilige geçmeyi önermektedir. Bir kisim saf aydinimizsa israrla Türk-Kürt kardesligi mavali okumaktadir. Oysa eger iki kimlik varsa ve biz bunlarin gerçekten kardesligini istiyorsak, kardesimize seçme hürriyeti tanimamiz gerekir. Yani Türk-Kürt kardesligi diyenler, Kürt kardeslerine seçme hakki tanimalidir. O zaman Kürt kardesiniz, teröre basvurmadan, iyi niyetle biz ayrilalim diyorsa ona ne cevap vereceksiniz!

Görüldügü gibi Türk-Kürt kardesligi teorisi, aslinda Türk'ten ayri bir Kürt kimligi olusturmanin teorisidir. Günümüzde PKK bölücülügünden bile güçlü olan teori de budur.

Bugün Türk-Kürt kardesligi diyenler, güçlenen Kürt milliyetçiligine karsi, Türklerin birlesmesine ve uyanmasina engel olmak istemektedirler. Dikkat edilirse bu grup, israrla Türklere hitap etmekte ve Türkleri sessiz olmaya çagirmaktadir. Oyun açiktir, PKK etnik Kürt milliyetçiligini yaratirken, bunlar da Türk milli uyanisini engelleyecektir. Görüldügü gibi Türk halki, hem PKK tarafindan distan, hem de bu tür gruplar tarafindan "içten" bombalanmaktadir.

Bu tür teorilerin üretim merkezini iyi desifre etmek gerekir. Bunlar günümüzün Tasnak-Hoybun'udur. Bu grubun lideri Erzincanli bir Ermeni, sözcüsü ise Tuncelili bir Kürttür. Türkiye Cumhuriyeti'ne karsi Ermeni-Kürt ittifakinin tarihsel devamidirlar. PKK'dan tek farklari, kitle tabanlari olmamasi ve bu nedenle de PKK'ya taseronluk yapmalaridir!

Bu Ermeni-Kürt çetesinin pesinden gidenlere sunu hatirlatmak gerekir. Neden israrla Türk-Kürt kardesligi diyorsunuz? Türkler bugüne kadar kimsenin hakkini mi yediler, kimseye kötü bir davranista mi bulundurlar? Ya da daha açik soralim, siz Kürtlerin Türkler tarafindan asimile edildigini, baski altina alindigini mi düsünüyorzsunuz: Çikarin agzinizdaki baklayi!

Türkiye'de zaten yirmi yildir fiilen Türk-Kürt kardesligi politikasi uygulanmiyor mu? Özal'in teorilerini devrimci sosuna bulayip Türk'e yutturabileceginizi mi saniyorsunuz? Türk-Kürt kardesligi denilen 20 yilda bir Kürt milleti yarattiniz ve bir milleti susturdunuz, sindirdiniz. Bu 20 yilda tek bir Kürde bir gram zarar mi geldi? Gelmedi ama neden Kürtler hep bölücülesiyor, hep daha da aziyor?

Türk'ün susturuldugu yerde Kürtçülük hortlar, Türkiye'de olanin özeti budur.

Bir, iki, üç; daha fazla Bozüyük...

Elbette Türkler -tarihin gördügü en barissever, hakbilir, sabirli millet- oynanan oyunun farkinda. Yüzlerce otobüslük PKK'li sürüsünün bu ülkede eli kolu serbest dolasabilme özgürlügü oldugunu bu millet görüyor. Türk'e sehit cenazesi kaldirmanin bile provokasyon görüldügü yerde, Kürdün Türkiye'yi istila ettigini görüyor. Binlerce yillik yurdunun, sehrinin, mahallesinin, içten isgal edildigini görüyor.

Her seyi gören Türk'e simdi sus diyorlar. Provokasyona gelme, kistkirtmalara kapilma!

Türk biliyor, bunca yildir susa susa bu ülkede Kürtçülük güçlendi. Türk'ün susturuldugu yerde elbet baris olur. Ama nasil bir baris? Türkiye Cumhuriyeti'nin bölündügü, hem de sessiz sedasiz, provokasyona gelinmeden bölündügü bir baris!

Ne dersiniz Yunan isgalinden daha mi onurlu? O zaman da isgale karsi direnisin adi provokasyondu çünkü. Padisah efendimiz o zaman da Türklere kiskirtmalara gelmeyin diyordu.

Ama sabir bir yere kadardir.

Her millet bir yere kadar susar, bir yerde patlar.

Bir bakmissiniz bir Hasan Tahsin çikmis ve ilk kursunu atmis. Ilk kursunu atacak da, bu savasa katilacak da her zaman çikar. Bu tabiatin yasasidir. O nedenle Bozüyük'te olanlara sasirmamak gerekir. PKK'nin sokaga indigi yerde Türk de sokaga inecektir dogal olarak. Bu isin bir Bozüyük'le kalmayacagini, iki, üç daha fazla Bozüyük olacagini öngörmek içinse müneccim olmak gerekmez. Bunun arkasinda bir provokasyon arayan kafa, ipi disarda kafadir. Bunlar sanirlar ki, halk da kendileri gibi disardan yönetiliyor. O nedenle halkin her davranisinin arkasinda bir provokatör ararlar.

Bu provokatör arayisi bile gayet bilinçlidir.

Diger yandansa dogmamis Kuvayi Milliye bogulmak istenmektedir. Amerikanci Aksam yazarlari, her ilde ve her semtte Türklerin Kuvayi Miliye türü örgütler kurduklarini ve savasa hazirlandigini yazmaktadir. Peki neden? Böyle örgütler mi bulunmustur, desifre edilmistir? Hayir! O halde? Çünkü Amerikancilar, bu milletin bir Kuvayi Milliye gelenegi oldugunu bilmektedir. Bu gidisatin, milleti uyandirdigini görmektedir. Bu uyanisinsa örgütsel bir yani olacagini bilmektedirler. Ama dogmamis Kuvayi Milliye' ye, "linççi Türk" damgasi vurup, ana rahminde bogmak istiyorlar!

Provokasyon ve linç kelimelerinin gazete mansetlerine tasindigi bir dönemde ne yapmali? Susup evimizde mi oturalim?

Açikçasi, kimseye sokaga çikip sunlari yapin deme pozisyonunda görmüyoruz kendimizi. Halki sokaga döktügünüz zaman, onu koruyacak bir gücünüz olmasi gerekir. Korumanin ötesinde sokaga inen halkin çözüm üretmesi gerekir. Türkiye'nin Atatürkçü birikimi henüz o asamada degildir. O nedenle bizler de, her tür erken Kuvayi Milliye örgütlenmesine uzun süredir karsi çikiyoruz. Çünkü halkin umutlari ile oynama hakki yoktur kimsenin.

Ama biz bu pozisyonu benimsemekle ve halka da bu yönde çagri yapmakla birlikte, halkin kendi bildigini yapacagini da görüyoruz. Ok yaydan çiktiktan sonra ancak izleyebilirsiniz.

Iki yil önce "Türk'ün atesle imtihani" demistik!

Simdi ise "Türk'ün sabirla imtihani!"

Türk oglu, Türk kizi: Zor bir dönemeçten geçiyorsun. Türklügünü koru! Milletini, vatanini, dilini, davani koru!

Her seyini millet davasina gözünü kirpmadan, arkana dönüp bakmadan verecegin günler geldi.

Türk'ün güvenecegi evladisin. Güveni bosa çikarma...



İstanbul'da Kürt mafyası ve PKK milisleri


İstanbul, uzun yıllardır Kürt bölücülüğünün en önemli hedefi oldu. Kürt mafyası, Beyoğlu, Aksaray-Laleli, Eminönü ve Kadıköy'de piyasaya hakim konumdadır. Kürt mafyasının ekonomik hakimiyeti ile birlikte, şehrin varoşları PKK'lı milisler tarafından ele geçirilmektedir. Yandaki haritada Kürt mafyasının denetlediği piyasa bölgesi yeşil bir çember içinde gösterilmektedir. Mavi noktalı semtlerde ise, sıradan vatandaş görünümünde PKK yandaşları yoğun bir şekilde yerleşmekte ve bir ayaklanmaya hazırlanmaktadır. Son bir haftadır tüm bu semtlerde Apo posterli gösteriler ve polisle çatışmalar gerçekleşmiştir.



Kürt mafyasının kıyılara egemen olma stratejisi



Kürt mafyası, Türkiye'nin denize açılan Güney bölgesinde planlı bir şekilde denetimi ele almıştır. Ele geçirilen bölgeleri bir okla birleştirdiğimizde planın kapsamını anlayabiliyoruz. Gelibolu, Gökçeada, Ayvalık üçgeninde Çanakkale Boğazı'na hakim olmaya çalışan Kürt mafyası aynı zamanda İzmir ve Antalya limanını da denetlemektedir. Bodrum gibi bölgeler eğlence sektörü açısından bir planı gösterirken, özellikle Didim'de simgeleşen toprak alımları, tehlikenin bir başka boyutunu göstermektedir

( ALINTI )
  Alıntı ile Cevapla
Alt 27-09-2008, 03:13 PM   #4 (permalink)
BeRLiNDeN
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

KÜRT İSTİLASI



Kürt sorunu yok, Kürt istilası var!



Ordu ve Hükümet kanadından Kürt meselesi üzerine açıklamalar gelmeye devam ediyor.



TERÖRLE MÜCADELEYİ YASALAR DEĞİL ABD KISITLIYOR

Genel Kurmay İkinci Başkanı’nın “sınır ötesi” açıklamasından sonra bu defa da Genel Kurmay Başkanı’ndan “Yetkilerimiz kısıtlı. Bu kısıtlı yetkilere karşın terörle mücadele ediyoruz” açıklaması geldi.

Ordu kanadının terörle mücadeleye vurgu yapan açıklamalarına karsın Hükümet sorunu bir “terör” ve “terörle mücadele” sorunu olarak değil, “demokratikleşme” sorunu olarak gördüğünü, hatta “millî bir mesele” olarak gördüğünü bizzat Bas-bakan’ın ağzından açıkladı.

Öncelikle Ordu kanadının görüşleri üzerinde biraz durmakta fayda var. Genel Kurmay, mevcut yasaların kendilerinin terörle mücadelesini kısıtladığından bahsediyor. Hükümet ise askerin terörle mücadele etmesi için herhangi bir kısıtlama olmadığı cevabini veriyor.

Terörle mücadele hukuki bir mesele değildir. Çünkü ortada terör varsa, hukuk dışı bir olguyla karşı karşıyayız demektir. Böyle bir durumda, yapılacak iki şey vardır, birincisi hukuk dışına çıkan terör güçlerini yakalamak ve hukuka teslim etmek. İkinci yol ise hukuk dışına çıkan terör güçlerini, silah yolu ile engellemek, yani askeri yol.

Ordu, terörle mücadelede silahı kullanır. Onun görevi, devlete silah çeken teröristi etkisiz hale getirmek, silah bırakmaya zorlamak, yakalamak, en son seçenek olarak da yok etmektir.

Ordu’nun şikayeti eğer mevcut yasalarla teröristlere, onların destekçi ve yandaşlarına caydırıcı bir veba verilemediği ise bunda elbette haklidir. Bir terör örgütünün, örgüt üyelerinin ve yandaşlarının serbestçe hareket etme hakkına sahip oldukları bir ülke durumundadır Türkiye. Ama bunun böyle olması, Ordu’nun terörle mücadele etmesinin kısıtlanması değildir. Siz teröristi yakalarsanız ve onu hukuk bırakırsa yapmanız gereken teröristleri yakalamaya devam etmektir. Zaten serbest bırakılıyorlar diye bir bahane olamaz.

Burada Ordu’nun, terörle mücadelede en büyük kısıtlayıcı gücü açıklamadığını belirtmeliyiz. Bugün Türk Ordusu terörle yeterli şekilde mücadele edememektedir çünkü Ordu’nun terörle mücadelesi ABD tarafından kısıtlanmaktadır. Türk Ordusu, arkasında ABD’nin bulunduğunu bildiri teröristlerle mücadele edememektedir. Çünkü böyle bir mücadelenin sonunda ABD ile savaşma riski bulunmaktadır.

Ancak gerçek bu olduğu halde Ordu, terörün arkasındaki esas güç olan ABD’nin askeri gücünü ortaya koyacağına, tam tersi kaçamak bir yol tutmakta ve AB Uyum Yasaları’nı hedef almaktadır. Ordu burada açıkça hedef saptırmaktadır. Bunun siyasi izdüşümü ise, AB karşıtı ABD’ciliktir.


ABD ULUSLARARASI KÜRT MESELESINDE DÜMENİ ELE ALDI

PKK’nın son dönem artan silahlı eylemliliğinin arkasındaki gücü Ordu doğru bir şekilde tespit edebilmiş midir? Ya da bunu açıklayacak cesarete sahip midir acaba?

PKK eylemliliğini, Türkiye’nin AB sürecini baltalamakla açıklayan teoriler, özellikle iktidar içindeki Kürtçüler tarafından ve bir kısım medya tarafından yüksek sesle dillendirilmeye başlandı.

PKK’nın silahlı eylemleri, AB Uyum Yasaları’nı hedef konumuna getirecektir. Çünkü gerçekten de mevcut yasal düzenlemeler terörü cezasız bırakmakta, hatta devlete karsı terörü korumaktadır. Bu nedenle PKK eylemleri, nesnel bir şekilde, toplum içinde AB’ye ve AB Yasaları’na tepkiyi yükseltecektir.

Bu isin doğasıdır. Bu eylemlere girişen PKK da elbette bunun bilincindedir. Ancak PKK’nın eylemleri, Türkiye’nin AB sürecinde tam olarak nereye düşmektedir?

PKK’nın son silahlı kampanyası dikkat edilirse ABD’nin tüm Orta Doğu’da PKK’ya yüklediği yeni misyonla doğrudan alakalıdır. PKK’yı uluslararası operasyonel güç olarak değerlendiren ABD, bu gücü Türkiye, Iran ve Suriye’nin üzerine salmıştır. Artan PKK terörünün nedeni, ABD’nin uluslararası Kürt meselesinde dümeni ele almış olmasıdır.

Kuzey Irak merkezinde denetimi ele alan ABD, bölge ülkelerine ve elbette Kürt meselesinde söz sahibi olmak isteyen rakibi AB’ye karsı önemli bir avantaj elde etmiştir. Bu avantajı değerlendirerek, uluslararası Kürt hareketinin ikinci ayağı olan PKK’yı da tümüyle ele geçirmiştir. PKK’nın ABD tarafından tümden ele geçirilmesi, uluslararası Kürtçülüğün hamiliğinin Avrupa’dan ABD’ye geçmesi demektir. Bu bakımdan ABD, çok önemli bir uluslararası mevzi kazanmış bulunmaktadır.


PKK SALDIRILARI NEYİ HEDEFLİYOR?

Böyle bir mevzide başlayan PKK saldırıları, doğrudan ABD’nin lehine bir süreci tetiklemektedir.


Şöyle ki:

1- PKK saldırganlığı Türkiye’de AB’ci çevreleri tecrit etmektedir. Böylece ABD, AB’ye karşı güçlenmektedir. Türkiye’nin AB üyelik görüşmelerinde sıkışacağını gören ABD, PKK’yı Türkiye’ye saldırtarak Türkiye’yi AB’den kopartmakta ve kendine bağlamaktadır.

Bu noktada Kıbrıs’taki gelişmelerle Kürt meselesindeki gelişmeler birbirini doğrulamaktadır. ABD’nin Kürt meselesinde inisiyatifi ele almasına Fransa, Rumların hamiliğine soyunarak ve Türkiye’yi köseye sıkıştırmaya çalışarak cevap vermektedir. Ancak bu silah da geri tepmekte, Türkiye’de AB karşıtlığını arttırmakta, Türkiye’yi daha çok ABD’ye itmektedir.


2- PKK saldırıları Türk hükümetini bir çıkmaza sokmaktadır. Terör, bir hükümet için olabilecek en önemli sorundur. Terörle mücadelede yetersiz kalan hükümet ayakta kalamaz.



Bunu gören Hükümet, ister istemez ABD taleplerine boyun eğmek zorunda kalacaktır. Terörün bitmesi karşılığında teröre ve arkasındaki ABD’ye belli bazı tavizlerin verilmesi gerektiği düşüncesi güç kazanacaktır. Nitekim öyle de olmaktadır.

3- PKK saldırıları sadece Hükümeti değil ayni zamanda Ordu’yu da yıpratmaktadır. Teröre karşı eli kolu bağlı bir asker görüntüsü Ordu’nun prestijini düşürmektedir.

Ancak Ordu üzerindeki asil etkisi, prestij kaybından ziyade askeri bir tehdittir. ABD, PKK’yı saldırtarak Türk Ordusu’na bir savaş durumunda ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Teröre karşı mücadelede bile yetersiz kalan bir ordunun ABD’ye karşı savaşı göze alması elbette beklenemez.

4- Son olarak PKK saldırıları Amerikancı bir darbenin ön koşullarını sağlamaktadır. Artan terör, ister istemez sivil idareden askeri bir idareye geçişi zorlar. Dünyanın her yerinde yoğun şiddet olan ülkelerde askeri önlemler çoğalır. Türkiye’de artan terörün askeri önlemleri arttıracağı beklenmelidir.

Ama sadece önlemler değil ayni zamanda askerin siyasal varlığı da artacaktır. Bu ise, ABD’nin tam da 12 Eylül stratejisidir. Terörü önce tetiklemek, sonra ise onu dizginleyecek bir komuta kademesine olur vermek! Artan terör kampanyasının böyle bir sonucu da beklenmelidir.



TÜRKİYE’Yİ APO VE PKK’YA MUHTAÇ ETME OPERASYONU

Türkiye’ye böylesi bir stratejik saldırı başlatan ABD ayni zamanda kendi denetimindeki medyayı da manipülasyon için devreye sokmaktadır.

1- Amerikancı Aksam gazetesi, artan saldırıların Türkiye’yi sinir ötesine çekmeye çabaladığını, bu tuzağa düşülmemesi gerektiğini yaymaktadır.

2- Amerikancı Yeni Çağ gazetesi, artan saldırıların Türkiye’ye Kerkük’ü unutturmak için başlatıldığını yaymaktadır.

3- Amerikancı Aydınlık dergisi ve Amerikancı Başyazarı Perinçek artan terörün Türkiye’yi Barzani ile ittifaka zorlamak için yapıldığını yaymaktadır.


Enteresandır bu üç Amerikancı yayın organı da, terörün arkasında ABD’nin olduğunu söylemekte ama ısrarla Türkiye’nin Apo ile ve PKK ile mücadele etmesinin yanlış olacağını iddia etmektedir. Hatta hedef saptırma olduğunu söylemektedir.

Oysa asil hedef saptırma, PKK’yı ve elebaşısı Apo’yu aklayan, olumlayan, destekleyen bu teorilerdir. Böylece Türkiye tek bir şeye zorlanmaktadır. Sınır ötesinde, Kerkük’te, Kuzey Irak’ta başını belaya sokmak istemeyen Türkiye, kendi Kürdü ile, yani PKK ve Apo ile barışmalıdır. Ne de olsa Apo, yine de olabilecek en iyi Kürttür!

Bu teorileri, mevcut AB karşıtlığı, PKK içindeki AB’ci bölünme haberleri ile birlikte ele aldığımızda oyun daha net ortaya çıkar. Amerikancı medya, Türkiye’yi Apo’ya gül vermeye zorlamaktadır. Bu kampanyada kullanılan Amerikancılardan Perinçek’in zaten Apo’ya gül vermişliği vardır. Yani ABD doğru insani kullanmaktadır!


TAYYİP ERDOĞAN’IN DİYARBAKIR’DAN VERDİĞİ MESAJ
Bu noktada Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır gezisi devreye girmektedir. ABD’nin tehdidini gören Tayyip, Kürt meselesinde isteneni yapmaktadır. Şimdilik PKK ve elebaşısı ile görüşemeyen Tayyip, PKK destekçisi aydıncıkları makamında toplayıp onlarla barış sözleşmesi yapmaktadır. Bu sözleşme gereğince Diyarbakır’a gitmekte ve orada da ayni barış çağrısını yinelemektedir.

Tayyip Erdoğan’ın böyle hareket etmesi bizleri hiç şaşırtmadı. Tam da yapması gereken hamleyi yaptı.


1- Kürt sorununu kabul etti. Bilindiği gibi PKK terör örgütünün temel çıkış noktası Türkiye’de bir Kürt sorunu olduğu ve bu sorunun demokrasi içinde çözülmesi gerektiğidir. Başbakan tam da bunları ifade ederek PKK ile ayni çizgide olduğunu belirtti.

Ancak bu iste Tayyip’ten önce, Perinçek ve Demirel’in katkıları unutulmamalı. Bilindiği gibi Perinçek dergisi aracılığı ile Kürt sorununu kabul ettirmek için onca çabalamış ve Demirel de “Kürt realitesini” tanıdığını açıklamıştı.

Bu üç Amerikancının, Tayyip, Perinçek ve Demirel’in Lozan’da buluşması gayet manalıdır. ABD, has adamlarını AB’ye karşı mevziye sürmektedir.


2- Tayyip Erdogan Kürt sorununu tanımakla kalmamış bunu İrlanda meselesine benzetmiştir. Bilindiği gibi İrlanda yüzyıllardır İngiltere’nin sömürgesidir.

Türk olmasa bile Türkiye’nin Başbakanının kendi ülkesi için bula bula bu örneği bulması anlamlıdır. Ayni Başbakan’ın yarin bir Pontus meselesinden bahsetmesi ve bu sorunun demokratik yoldan çözümünü savunması herhalde hiç bir Rumu şaşırtmayacaktır!

3- Tayyip Erdogan’in Diyarbakır’ı seçmesi de gayet anlamlıdır. Geçtiğimiz ay gerekirse sınır ötesine geçeriz efelenmesinin arkasından gelen bu gezi, Başbakan’ın sınır ötesinden kastının Diyarbakır olduğunu ister istemez düşündürtmektedir!..


PKK’YA VE ABD’YE MESAJ

Görüldüğü gibi Türkiye her halükarda Kürt sorunu adi altında PKK’yı tanımaya ve onunla barışmaya zorlanmaktadır. Böyle bir zorlanma karşısında neler yapılması gerektiğine gelince...

Öncelikle silahlı eylemlerin en sert şekilde karşılanması gerekmektedir. Ordu’nun herhangi bir yasal yetkiye ihtiyacı yoktur. Bunu göstermesi için Ordu’nun ABD’ye savaşırım mesajını iletmesi gerekmektedir.

PKK son dönemde özellikle mayın saldırıları düzenlemektedir. Mayın saldırısı, yüksek teknoloji kullanılan bir saldırı türüdür. Doğrudan ordu gücü göstermektir. ABD, PKK’ya NATO mayınlarını vermekte, Türkiye’nin mayın tarama araçlarını etkisiz kılacak teknolojik desteği sağlamakta ve Türk devletini açıkça tehdit etmektedir.

Türkiye bu saldırıya karşı öncelikle yurt içinde geniş çaplı bir operasyon başlatmalıdır. Bir kaç yüz PKK teröristinin leşini yere sermeden ABD’ye mesaj verilemez.

PKK saldırılarının kesilmesi için İmralı umursanmamalıdır. Terörün elebaşı İmralı’dadır. İmralı’daki elebaşını tam tecride almak, dışarıyla tüm bağını kesmek, ABD’ye ikinci mesaj olacaktır.


KÜRT İSTİLASININ NÜFUS KAYITLARI

Ancak bu tür askeri önlemlerle bu mesele çözümlenemez. Öncelikle Türk milletinin Kürt meselesi konusunda bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Türkiye Başbakanının tersine biz Türkler Türkiye’de bir Kürt meselesi değil bir Kürt istilası olduğunu düşünüyoruz. Yasadığımız en önemli sorun budur.

PKK terör eylemlerini 15 Ağustos 1984’te başlatmıştı. Terör örgütünün arkasında emperyalist bir güç bulunmakla birlikte terörün sonuç alınacağı toplumsal dokunun yaratılması da önemli bir meseleydi. Yani bölücülüğün sosyal, siyasal ve her şeyden önce de demografik zemininin yaratılması gerekiyordu.

Bu amaçla Özal iktidarı ile birlikte Türklere yönelik doğum kontrol kampanyası başlatılırken Kürtlerin nüfusunun arttırılması için özel çaba harcandı. 2005 yılı nüfus istatistikleri bugün karşı karşıya olduğumuz tehlikenin boyutlarını ortaya çok acı bir şekilde koymaktadır.


1- PKK’nın aktifleştiği 1990’dan 2005’e geçen on beş yılda Türkiye nüfusu toplam %24 artmıştır. Ancak bu nüfus artısının üstünde kalan bir bölge bulunmaktadır: “Güneydoğu.” Güneydoğu nüfusu son on beş yılda %40 artmıştır.

Güneydoğu’daki bu artışla birlikte Türk bölgelerdeki nüfus azalması da dikkat çekicidir. Karadeniz, İç Anadolu ve Doğu Anadolu’nun Türk nüfusu artış göstermemiştir.

2- PKK, sadece Güneydoğu’da Kürt nüfusu arttırmakla kalmamıştır. Ayni zamanda Güneydoğu’dan Batı illerine doğru istila halinde bir Kürt göçü yapılmıştır.


Kürt istilası iki ana hattan ilerlemiştir.


Birinci hat Antep’ten Muğla’ya hatta Kuşadası’na kadar giden sahil şerididir. Bu hatta kalan tüm iller Kürt akınına uğramıştır. Nüfus yapısı tümüyle değişmiş kentler Kürtleştirilmiştir. Bu hat, kıyı şeridi olarak, uluslararası ticaret, turizm ve tarım alanında Türkiye’nin en önemli bölgesidir. Su anda buraya yerleşen Kürt istilacıların eline geçen bölge PKK’nın ekonomik gücünün önemli kaynağıdır.

İkinci hat doğrudan büyük şehirlere, sanayi merkezlerinedir. İstanbul, Ankara, İzmir, hatta Bursa ve Kocaeli gibi şehirler büyük oranda Kürtleştirilmiştir.

Bu iki hatta başarıya ulasan Kürt istilacılığı şu anda iki yeni hat daha açmış bulunmaktadır.


1- Sivas-Tunceli hattından Doğu Anadolu, İç Anadolu ve Karadeniz’e çıkma.

Nitekim Erzincan, Sivas, Tokat, Ordu, Samsun su an bu yeni hattın hedefi durumundadır. Bu yoldan PKK Karadeniz’e açılacaktır.

2- Çanakkale, Tekirdağ, Kırklareli hattından İstanbul’u Trakya’dan kuşatmak.

PKK’nın uzun yıllardır süren Trakya’ya yerleşme çabası özellikle Trakya’nın sanayi bölgesinde gerçekleşmiştir.
Böyle bir istila hareketi kaçınılmaz bir şekilde Türkiye yöneticilerini olmasa bile Türkleri rahatsız etmekte ve uyandırmaktadır. Yıllardır topraklarını, mahallelerini, evlerini bu istilacılara açan Türkler yavaş yavaş bu komşuların hiç de iyi niyetli olmadığını görmekte ve gördüğü yerlerde de tepkisini oltaya koymaktadır. Son aylarda, Gönen’de, Çerkezköy’de, Bursa’da, İstanbul’da yaşanan gerginlikler bu durumun habercisidir.

Böyle bir olasılık tüm Amerikancıları ürkütmektedir. Hükümet provokasyon önlemleri alırken, diğer taraftan Amerikancı medya devreye girmekte ve Türk-Kürt kardeşliği masalı okumaktadır. Lozan’da Tayyip Erdoğan’ın himayesinde konuşan Perinçek o nedenle biz Kurtuluş Savası’nı Türklerle Kürtler birlikte verdik demektedir.

Böylelerine hadi ordan diyoruz. Kurtuluş Savaşı’nda 33 bin şehit verdik, bunun ancak 700 tanesi Kürttü: Yani %2!



KURTULUŞ SAVAŞI’NDA TÜRKLER VE KÜRTLER

Türkiye’de açıktan Kürtçülük yapamayanların önemli bir tezi Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtlerin birlikte verdiğidir. Böylelikle denilmek istenir ki, ülkenin kurtuluşu ve kurulusuna katılan Kürtlerin hakki sonradan tanınmamıştır.

Gizli Kürtçülerin diğer propagandaları gibi bu da tümüyle yalandır. Yandaki haritada Kurtuluş Savaşımızda şehit düsen askerlerin hangi askerlik şubesine kayıtlı olduklarını gösteriyor. Hiçbir işgal olmamasına karsın, yani savaşa katılmalarının önünde hiç bir engel olmamasına karşın en az katılım Güneydoğu’dan olmuştur. Oysa işgal altındaki Marmara ve Ege bölgesinden bile insanlar savaşa katılmıştır.


Kaldı ki Kurtuluş Savaşı’na katılmayan Kürtler çıkardıkları isyanlarda bu devleti yıkmak için savaşmaktan ve ölmekten çekinmemişlerdir. Kürt isyanlarında ölenlerin sayısı Kurtuluş Savaşı’nda ölenlerin on mislidir!




TÜRKIYE’DE KÜRT İSTİLASI

Nüfus artış oranı: Türkiye ortalaması %24. Ortalamanın üstündeki iller Kürt göçüne maruz kalan bölgeler: İstanbul %57, Ankara %33, İzmir %35, Bursa %48, Muğla %39, Antalya %77, Mersin %44, Adana %26, Antep %39, Diyarbakır %34, Şırnak %51, Mardin %37, Urfa %65, Malatya %29, Batman %47, Adıyaman %31, Hakkari %55, Van %55, Ağrı %29


Kurtuluş Savaşımıza katılmayan Kürtler, özellikle 1990 yılından itibaren yoğunlaşan bir şekilde Türk devletine savaş açmıştır.

Kürtçülerin en önemli tezlerinden biri de Güneydoğu’da ekonomik ve sosyal zorlukların olduğu ve devletin bu bölgeleri boşladığıdır.

Oysa nüfus artış oranları Kürtçüleri yalanlamaktadır. 1990’dan itibaren Türkiye’de 15 yıllık nüfus artış oranı ortalama %24’tür. Oysa bu rakam Güneydoğu’da %40’tir. Karadeniz, İç Anadolu ve Doğu Anadolu’nun Türk nüfusu azalırken Kürt nüfusu artmaktadır.

Kürt nüfus artışı doğal bir artış değildir, bir istila hareketinin parçasıdır.


Diyarbakır merkezli Kürtçü hareket bu noktadan çevresine doğru bir Kürtleştirme hareketine girişmiştir. Irak ve İran sınırına doğru başarı ile tamamlanan hareket (yeşil bölge) artik kuzeye doğru yönelmiştir. Haritada turuncu renkte görülen bölge son beş yıldır PKK’nın sızmaya ve yerleşmeye çalıştığı bölgedir.

PKK stratejisinin en önemli ayağı ise, büyük şehirlere ve kıyı şeridinde hakim olmaktır. Bu nedenle Güneydoğu’dan bu bölgelere planlı bir nüfus kaydırma politikası izlenmektedir. Antep’ten İzmir’e kadar güney sahillerinin etnik yapısı değiştirilmiştir. Hedef alınan bölgenin özelliği denize açılma kapısı olması ve ekonomik rant kaynağı olmasıdır.

Yandaki haritada görüldüğü gibi, Kürtler Türk nüfusun dört misli üremekte ve bu nüfus fazlalığının bir bölümünü Güneydoğu’da tutmakta, önemli bir bölümünü ise Türk bölgeleri istila etmek için göçertmektedir.




( ALINTI )
  Alıntı ile Cevapla
Alt 27-09-2008, 03:25 PM   #5 (permalink)
BeRLiNDeN
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

MEZOPOTAMYA' DAN KAFKASYA' YA KÜRT İSTİLASI




MEZOPOTAMYA' DAN KAFKASYA' YA KÜRT İSTİLASI



Buyurun Beyler, bu da kardeşliğini ezberlediğimiz Kürt Halkına Türkiye' de olduğu gibi kuşbakışı bir bakış diyemeyeceğimiz, Kafkasya'd an hür bakışın açık notları.

Mezopotamya' dan, Türk boylarının arkasına takılarak toprak bekçiliği adına, Selçukluların geride bıraktıkları Türk topraklarının uç beyleri olan Kürtlerin, Türkiye'de ve ön Asya' da kaderleri Çaldıran savaşı ile birdenbire değişivermiştir. Türklüğü ile iftihar ettiğimiz babamız Şah İsmail Hatayi, Osmanlı imparatorluğunun Avrupa içlerine sokulduğu zamanlarda Anadolu Türklüğüne mezhep eliyle hançer vurmak istediği günden sonra, akan Türk kanının yerine Kürt çadırları inşa edildi. Hem de Yavuz Selim imzalı tapular ile. Acaba Sultan Selim bugün olacakları düşünebilir miydi? Kürtçülerin iddia ettikleri gibi ve hatta çizdikleri haritalarda olduğu gibi, o toprakları Kürt kazanımı ve Kürt damgalı diye göstermek bize ne kadar içi boş gelse de ,orada durun denmeyecek mi? Kürt'ler Anadolu'da Türk'ler ile beraber bir kader birliği yapmışlardır. Bu doğrudur. Ama Kürtler Ermeniler gibi istilacı ve sömürgeci Avrupalılarla flört etmekten istilacığı da iyi öğrenmişe benziyorlar galiba. Türkçe yayınlanan bölücü ve Kürtçü sitelerde ne hikmetse bir tane olsun meşhur Kürdistan haritasına rastlayamıyoruz. Ama İngilizce ve Kürtçe yayınlanan Talabani-Barzani-PKK sitelerinde bu haritalar istemediğiniz kadar çoklar. Çeşit çeşit ve kategorilere ayrılmış vaziyette. Etnik haritalar. Kürt dili haritaları vb. Haritalarda Anadolu'da Kayseri ve Ankara içlerine kadar, Güney Azerbaycan'da Urmiye, Sulduz şehirlerini içine alacak gibi ve Türk vatanı Karabağ'da işgal edilen toprakların tamamı Kürt kimlikli gösteriliyor. Ve uluslararası kamuoyuna böyle olduğu öğretiliyor. Bu haritalardan Türkçe yayınlanan sitelerde olmaması acaba delinin aklına taş hetirmemek için midir?

Yeryüzünde Çinlilerin açılıştaki nüfus birikimleri doğrultusunda nüfus artışlarını dikkate almazsak Arnavutlar ile Kürtler en hızlı çoğalan halk olsalar gerek. Burada Kürtlere millet demeyeceğim çünkü halk ve mozaik deyimine en sıkı sarılan topluluk olduklarından, umuma mal olmuş fikirler ve söylemlerine hürmetten, halk olarak kalabilirler. Bu kararı kendi kendime verdiğime kızan kürtçülere hiç düşünmeden evet diyeceğim çünkü Türk yerleşimleri içinde Türk milletini inkar politikalarını, siyasi olgularla destekleyen ve halk olma bilincini yerleştiren topluluğa millet niye densin? Kendileri Kürt halkı diyerek işe koyulmuşlardır. Buna Türkiye içinde halk oldukları açıklamasını getirenlere de şunu diyebiliriz, ne fark eder,Türkiye dışında Kürt devleti ve tarihi Kürt ulusumu var ki biz bilmiyoruz. Evet kardeş Kürt halkı Mezopotamya dan Kafkasya ya yol almaya başladı. Anlaşılan ABD, İngiltere, İran, Irak, Suriye, İsrail, Filistin ve Türkiye'nin bölgeler arası maçında yabacılarla paslaşan takım, Kürt halkı, Kürtçü kaptanlarının günübirlik ve dış güdümlü taktikleri ile bölgede yaşanan ve yaşanacak değişim ve sancılardan kendileri lehine sonuç getirecek taktikler uygulamaya devam ediyorlar.

Kürtler Kafkasya'da yokturlar. Çoğunlukla Karabağ tarafında ve Azerbaycan'ın tamamında toplamı 15.000 olan Kürt nüfus, Azerbaycan'da yaklaşan secimler nedeni ile demokrat ağabeylerinden öğrendikleri yaygara taktiklerini oyuna sokarak, 500.000 olduklarını iddia ile işe koyuldular. Hatta kardeş Kürtler Azerbaycan'da ermeni teröristlere kahraman ermeni ordusu diyerek bildiriler dağıtmaya başlamışlar. İstanbul tecrübeleri oralara yansımış ki mafyalaşmaya başlamışlar. Ağrıdan İran'dan Kürtler, göçle bölgeden evler ve araziler alıyorlarmış. İnanır mısınız ki bu yayılmacılık ve istilacılık Hadep-DEP-HEP-DEHAP vb. ile PKK destekli ve yönlendirmeli oyunlardır. Türkiye'de devlet eliyle bir üniter fobi nedeni ile Türk ırkı ve Türk şehirleri bitmek ve yok olmak tehlikesi ile karşı karşı ya iken bu PKK ve Kürtçü lider ve kafalar Kızılordunun çıkıp geleceğini mi yoksa kahraman ! ermenilerin onların elinden tutacağını mı düşünüp de intihara kalkışıyorlar?

Şunu belirtelim. Ben iyi gözlemci tarafıma dayanarak ifade edebilirim ki Türkiye'nin Doğu Anadolu bölgesi Kürtlerinde görülen ağız, 500 yıl önce uğurladıkları Azerbaycan Türklerinin, yüce kültürlerinin yansıması ve kalıntılarıdırlar. Bu iş o kadar kolay değildir. Kürt halkı Azerbaycan Türklüğü veya Kazakistan'da bile oldukları söylenen Orta Asya Türklüğü içinde yok olup gider. Kimsecikler karışmadan kendi kendilerine asimile oluverirler. Bu ne benim nede Kürtçülerin elinde olan bir şey değildir. Kültür çatışmasının sonucu hiç değildir. Çünkü Azerbaycan ve Orta Asya Türk kültürleri onların (Kürtçülerin) anlayabilecekleri sıradan anane veya kendilerinde olan Töre cinayetlerine hiç benzemez. Dikkat etsinler ki göz diktikleri yerler Tanrı Dağlıların ve onlardan beri gelenlerin bozkır kültür ve töreleridir. Ve ne Araplara nede Farslara benzemezler. Bu insanlar toprak taleplerini Araplarla ve Farslarla görmelidirler. Çünkü Kürtlerin anavatanı Hakkari ilimiz altından başlayan ve Kandil Dağına doğru ilerleyen küçük bölgedir.

Nahcıvan'a ve Azerbaycan'ın bazı yerlerine Türkiye'den ve İran'dan göçürülen yoksul ve piyon bazı Kürtler PKK ya uyuşturucu ve mazot kaçakçılığı ile yardımlarda bulunuyorlar. Azerbaycan'ın hiçbir yerinde Türk ile dişe diş, bir ırk yada kavim hakimiyet savaşı veremez. Çünkü bu denenmiş ve tecrübe edilmiştir. Dede korkutun dili, heyecanı ve ananelerini Ermeniler gibi radikal ve şımarık ırkları bile tamı tamına içine sindirebilmiş ise Kürtler boş hayallerle siyasi emeller veya maceralara hiç kalkışmasınlar. Burada mevzu Nahcıvan'dır. Azerbaycan'da, Türkiye'de olduğu gibi azınlıklar şımarık değillerdir. Çünkü şımarmaya cesaret etmek Dede Korkut ırkı eli ile intihar olur. Ha gaflet mi? Orda düşünebiliriz acaba başka ne mesela diye. Nahcıvan idarecileri yolu ile Azerbaycan'ı idare edenler maddi geçimsizliklerden dolayı, Azerbaycan'a göçe başlayan Türklerin yerine yer satın alan Gayri-Türk kişilere karşı, temkinli ve ihtiyatlı olmalıdırlar. PKK nın bölgeye yuvalanmasına ve Türkiye ve İran gibi dışarıdan gelecek Kürt göçlerine karşı kapılarını kapatmalıdırlar. Bu insanlar yatırım için gelmiyorlar herhalde. Bize savaş zamanı en acı ihtilali yaşatan Aliyev'in oğlu Aliyev, kendi eliyle sattığı toprakları geri getirirken buraları da yavaş yavaş kaybetmesin. Çünkü Nahcıvan Türkiye Ermenistan iran sınırında stratejik bölgedir. Bölgede Maddi olumsuzluklar hüküm sürmektedir. Söz yerine gelmişken belirtmek lazım ya. Türkiye'de Kürtçülerin ve Barzani ile Talabani maymunlarının, emri ve görüşleri doğrultusunda doğu illerimizden, Dadaş ve Kafkas kültürünün hakim olduğu illerimize olan güneydoğu göçleri gözden kaçmamalıdır. Hiç kimse düşünmez mi ki Kars ve Erzurum gibi illerimizde ki yerli Türkler geçim sıkıntısı yüzünden batı illerimize göç ederken, kimin ve neyin cazibesi ile Türkiye'nin en doğusuna göç etmekteler. Ve hatta Aşık Şenlik ve Aşık Sünmani topraklarını aşarak aşık Elesker topraklarına yönelmişlerdir. Nerdesin akıl? Düşünmek gerekmiyor da kör olmak mı gerekiyor? Türk sermayesinin bu şehirlerde hakimiyetini kaybetmesi ile PKK ve Hadeplilerce organize edilen göçler, istilacılık olarak ilerideki azgın talepleri kamçılamak gayesini gütmektedir. Yine Güney Azerbaycan şehirleri olan Sulduz ve Urmiye'deki Kürt istilacığı da İran tarafından desteklenmektedir. Ve hatta Güney Azerbaycan ve Settar Han'ın şehri olan Urmiye'de İran askerlerinin, askeri bölge görünümü verdikleri bazı tesislerde PKK militanlarının barındığı ise, PKK dan kopan teröristlerin itirafları arasında kayıtlara geçmiştir. İranın bu politikaları, Rusya'nın yüzyılın başında oynadığı ermeni yerleşimciler politikası ile örtüşmektedir. Öyle ki Kürt-Türk bir biri ile meseleyi yıllar sonra kanla halleder diye düşünüyor herhalde. Tıpkı Güney Azerbaycan'dan kopan kadim ve sahipsiz Türk şehri Kerkük gibi. Oğuz Türkleri böylesi suni nüfus hareketlenmelerine maruz kalırken, Türk olmayanların en tepede koltuktan olayı izlemeleri ne acıdır.

Meseleye noktayı şöyle koyalım. Azerbaycan, Türkiye gibi azınlıkların veya bazılarının iddia ettiği gibi mozaiklerin ülkesi değildir. Azerbaycan sadece Türklerin yaşadığı vatandır. Gayri Türkler ise Azerbaycan'da tam anlamıyla ayrı ayrı, birkaç kasabayı geçmeyecek azınlıklardır. Mesela Taşaltı denilen yerde savaş vakti denenen, bir kentin bir ülkeye dış güdümlü, ermeni destekli ayaklanması, Türkler tarafından layık olduğu gibi bastırılmıştır. Öyle ya. Ya sev ya terk et. Bundan ötesi demokrasi. Bundan ötesi insan hakları. Sevgi değil midir her şeyin başı. Birlikte yaşama arzusu içinde olan yerleşik halk ve kültürler birbirine ve hakim ırk ve kültürlere müsamaha göstermeyecek ve kendi vatanında teröre başvuracaksa terk etmelidir o toprakları. Azerbaycan kendi kanı ile aldığı vatanında gayri Türklere devlet güvenceli yaşam hediye etmişse bunun gereği Mezopotamya'dan Kafkasya'ya insan takviyesi değil, olduğu yerde vergisini verip askerliğini yaparak, kültürünü devam ettirebilecek ortamda yaşamaktır. PKK ve Paris Kürt Enstitüsü buyruklu bu göçlerde Kürtler kullanılmamalıdırlar. Tabi göçe başvuranlar PKK üyeleri ise buna müsaade eden idareciler de bunun önlemini almalıdırlar. Anadolu Türkleri ile kan kardeşliği sabit olan Azerbaycan Türkleri, büyük Türk budununun Kafkasya'daki yegane temsilcileridirler. Azerbaycan'da tez zamanda Karabağ'lı kaçgınlar yerlerine iade olunarak, Azerbaycan Türk yurduna, Güney Azerbaycan Türk topraklarının bir an önce dahil olması ateşi ile.


( ALINTI )
  Alıntı ile Cevapla
Alt 27-09-2008, 03:35 PM   #6 (permalink)
BeRLiNDeN
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

İSLAMA AÇIK HAKARET



İslama açık hakareti çocuklarımızda izliyor



Cnbc-e' de hafta sonları yayınlana South Park isimli çizgi filmde müslümanlara açık hakaret ediliyor!




CNBC-e kanalında Cuma' yı Cumartesi' ye ve Cumartesi' yi Pazar' a bağlayan gece yayınlanan çizgi filmdeki şarkı sözleri...




Sözü geçen şarkı:




I heard there is no Christmas, In the silly Middle East.

// salak orta doğuda Noelin olmadığını duydum

No trees, no snow, no Santa Claus.

// ağaçlar yokmuş, karlar, santa claus yokmuş

They have different religious beliefs.

// onların daha değişik dini, inanışları varmış

They believe in Muhammad,

// Muhammed’e inanırlarmış

And not in our holiday,

// bizim tatilimize değil

and so every December,

// bu yüzden her Aralık

I go to the Middle East and say...

// orta doğuya gider ve derim ki

Hey there, mister Muslim!

// hey bay Müslümanlar

Put down that book the Koran,

// Şu kitabı Kuranı yere koyun da

and here's some holiday wishes..

// biraz tatil dilekleri dinleyin

In case you haven't noticed,

// belki fark etmemişsinizdir

It's Jesus' birthday.

// bugün Hz.isa'nın doğum günü

So get off your heathen Muslim ass,

// su ısınmış Müslüman po..nuzdandan ayrılın

And celebrate.

// .............. kutlayın






( ALINTI )
  Alıntı ile Cevapla
Alt 27-09-2008, 03:56 PM   #7 (permalink)
BeRLiNDeN
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

EFELER VE ZEYBEKLİK




SARI ZEYBEK



Şu dağların meşeleri karanlık,
Etekleri olur çayır çimenlik
Kızanlarla bur da eder yarenlik,
“Sarı Zeybek şu dağlara yaslanır,
Yağmur yağar, pusatları ıslanır”.

Sarı Zeybek şu dağların eridir,
Dağlar onun bütün yoğu varıdır.
Kendi sarı, bindiği at dorudur;
Attan inip şu dağlara yaslanır,
Gözü dalar, bakışları puslanır.

Sarı Zeybek dağdan dağa taşınır,
Taşınır da yüce dağlar aşınır.
Mola verip Gökçen kızı düşünür;
Efe dağdan köye doğru seslenir,
Yosma Gökçen sesi duyar, süslenir.

Sevmesin mi Sarı Zeybek Gökçen`i?
Yüzü melek, saçı ipek Gökçen`i?
Bütün Aydın elinde tek Gökçen`i?
Kız sevmeyen erin gönlü paslanır,
Paslanırda imil imil yaslanır.

Padişahın kulağına varırsa,
Tutun diye devlet emir verirse ,
Üç yüz atlı, beş yüz yaya yürürse
Dağlar, taşlar barut ile sislenir,
Ölen ölür, anaları yaslanır.

Candarmalar genç efeyi sardılar,
Kırk ölümden beğendiğin sordular;
Kızanları bir bir yere serdiler.
Sarı Zeybek kara sürmez şanına,
Erlik için kıyar kendi canına.

Nasıl olsa uçar da can, kalır ten;
Bir ah tuttu şu dağları derinden.
Sarı Zeybek vuruldu üç yerinden.
“yazık olsun Telli Doru şanına,
Eğil de bak mor cepkenin kanına”.

Sarı Zeybek gün batarken vuruldu.
Nabızları yavaş yavaş duruldu,
Gözlerine kara perde gerildi
Yiğit başı düşüp kaldı yanına,
Bakmaz oldu mor cepkenin kanına.
Sarı Zeybek öldü sanma, diridir;
O, dağların yine eşsiz eridir,
Bütün kızlar atık onun yarıdır.
Vurulmuştur hepsi onun ününe.
Can atarlar şimdi gerdek gününe.

Sarı Zeybek şimdi artık masaldır,
Sanma yıllar şerefini azaltır.
Yiğitlerin dillerinde meseldir.
Er kişiler kıyar da öz canına
Bir damlacık leke sürmez şanına...


~~~~~ ~~~~~ ~~~~~ ~~~~~



Atatürk serin bir Bursa gecesinde ölüme meydan okuma cesaretini gösterip (doktorlarının koymuş olduğu yasaklarına rağmen..) yaptığı göz alıcı valsten sonra.. orkestradan sarı zeybek' i çalmalarını söyler..
zeybeği mırıldanmaya başlar orkestra..

"o değil.. sarı zeybek" der..

istediği "sarı zeybek" çalınır.. ve sarı zeybek "sarı zeybek" eşliğinde oynar.. hastalığına inat dizlerini vura vura zeybek oynayışı etrafındaki insanları o kadar etkilemişti ki etrafında çember oluşturmuşlar o' nu izliyorlardı .. o' nun, hasta ve yatağında ölümü beklediğini iddia edenler gördüklerine inanamamış olacaktı..(zaten bu amaçla yapmıştı ata bunu.. basında yaygın olarak gazte ve radyoda yapılan "Atatürk hasta" haberlerini boşa çıkarmak için atılmış bir adımdı bu..)
fransa atatürk'ün ölüm haberini beklemekte.. dolayısıyla dinamosuz kalacak bir Türk devletinden Hatay' ı almak daha kolay olacaktı.. Atatürk bu konu hakkında Fransız ateşesine Hatay' ı alacağını tehditkar sayılabilecek sözlerle söylemişti..




EFELER VE ZEYBEKLİK HAKKINDA



Zeybeklik son dönemde bir yandan popüler bir nostaljik öğe haline gelmiş gibi görünmesine karşın, diğer yandan da toplumu baskı altına almış olan bilgisizlik ve yüzeysellik akımı nedeniyle genel kabullenmeler ve yapıştırılmaya çalışılan yaftalardan da büyük zarar görmektedir. Bazı televizyon dizilerinin ve müzik eserlerinin, zeybeklik olgusuna ve zeybek ezgilerine eskisine nazaran daha ağırlıklı olarak vurgu yaptığı hiç birimizin dikkatinden kaçmış olmasa gerektir.

Bu ilginin doğurduğu bir başka sonuç daha var ki, bu kimsenin arzulamadığı bir çeşit yan etki. Efeliğin bu kadar tuttuğunu gören bazı fırsatçılar da kendilerine gün doğduğunu düşünüp bu “trend”den faydalanmaya çalışmaktalar. Bunların başında köşe dönmeci ve kolaycılar geliyor. İlk iş olarak Ege zeybek ve türkülerine el atarak bunları kendilerince, “güncelleştirerek” piyasaya sürüyorlar. Bu sahtekarlık, pek tutmasa da, Ege kültürünün yozlaşması riskini artıran bir alışkanlık halini almıştır. Türkülerimizi hakkıyla yorumlayan yetkin sanatçılarımızın yanı sıra, zeybekleri “bale” veya “opera” haline getirmeye çalışanlardan tutun da, arabesk balçığı içine sokmaya çalışanlar da müzik piyasasında zeybekleri bizim kadar sevmektedir(!).

Bir başka tehlike, bu popülariteden faydalanmak isteyen bir başka grup sahtekardan gelmektedir. Bunlar da cüz’i akıllarında bulunan birkaç kırıntıyla zeybekliğin tarihi gelişimini, zeybek oyunlarının kökenini ve anlamını açıklayarak kendini satmaya çalışan budala tayfasıdır. Bunların en son örneğini Milliyet Gazetesinde çıkan bir haberde Dr. Alper Aksoy adındaki bir şahsın hezeyanlarında gördük. İstanbul’da bir zeybek ekibi kurarak yarışmalara katılan bu kişi, yapılan söyleşide hem zeybek oyunlarının orijinal karakterini bozduğunu itiraf etmekte; hem de efelerin geçmişine dil uzatarak bu insanların Türklüğünden, İslamlığından ve efeliğinden şüphe ile bahsetmektedir.

Efelerimizin ve zeybek türkülerinin bir sahipleneni olmadıkça bu saldırıların bitmesi beklenemez. Zeybeklerin sahibi, en doğalıdır ki Aydınlılardır. Demek oluyor ki Aydınlılar, çaba ve girişimleriyle zeybekliği ve zeybekleri her şeyiyle sahiplendiklerini göstereceklerdir.





Zeybeklik nedir?

Bu kapsamda zeybeklere değinmeden geçemeyeceğim. Zeybekliğin kökenlerini Eski Yunan’da veya Orta Asya’da aramanın manası yoktur. Çünkü zeybeklere ilk olarak Anadolu Selçuklularında rastlanmaktadır. Bu dönemde zeybek adının, Aydın yöresinde yolların güvenliğini sağlayan bir çeşit asker anlamına geldiğini biliyoruz. Kelimenin anlamını araştırmak ta beyhude bir iştir. Kelimenin kökenine ilişkin bir tarihi kayıt bulunmamasının yanısıra bu kelimeyi Rumca’dan veya başka yabancı dillerden gelmiş gibi göstermeye çalışan sahtekar ve hainlerin varlığı, bu bahisten tiksinerek geri adım atmamız için yeterlidir.

Zeybekliğin asıl kökeni 16.yüzyıl sonu ile 17.yüzyıl ortalarına tarihlenen Celali Ayaklanmalarına dayanır. Gerçek anlamını da burada bulur. Yenilgilerle bozulmaya yüz tutan merkezi idare ve halka zulümden başka bir şey getirmeyen yerel vali ve mültezimler ile birlikte köylüler üzerindeki mali yükün ağırlığı, asker kaçakları ile birleşen isyancıların çığ gibi büyümesine yol açtı. Aydın, bu sıkıntıları daha fazla hisseden bir vilayet olarak Celalilerin her zaman etkin olduğu bir yöre olageldi. Bu isyancıların faaliyetleri yoğun olarak Aydın’da hep devam etti. Buna karşın aynı sebeplerle dağa çıkan eşkıyanın gittikçe yöresel niteliklere bürünerek diğer eşkıyadan ayrıldığını ve bir çeşit toplumsal çete haline geldiğini görmekteyiz. Anlatılanlar bellidir; haksızlığa karşı çıkan köylü genci ve zenginden topladığını fakire dağıtan, gençleri evlendiren, köprüleri onaran gönlü tok eşkıya.




Sinanoğlu Örneği


Bu anlamdaki en eski zeybekleri Sinanoğlu ve arkadaşlarının olayında görüyoruz. Atça’nın Yağdere köyünden olan Sinanoğlu ve arkadaşları Koca Hasan ve Gök Hasanoğlu yine aynı sebeplerle dağa çıkarak etraflarında hatırı sayılır bir kuvvet toplayarak Aydın’ı ele geçirmişler ve Valiyi öldürmüşlerdir. 1828-1832 yılları arasında 5 yıla yakın Aydın Vilayetinde hüküm süren Sinanoğlu, Aydın’a gelen iki orduyu yenmiş, ancak daha sonra, 8 bin kişilik bir Zeybek ordusuyla İzmir’i ele geçirmeye kalktığında, üzerine gelen Vezir Tahir Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusunca mağlup edilerek idam olunmuştur. Kendisi ve arkadaşlarının mezarları Atça-Nazilli arasında Tabanlı Çeşmesi denilen yerdedir.

Çoğu zeybeklerin akıbeti bu şekilde olmuş ve “su testisi su yolunda kırılır” atasözü boşa çıkmamıştır. Bunun yanında bir çok efe de devletle işbirliği yapmış, teslim olmuş, hatta eşkıya takibinde devlete yardımcı da olmuştur. Kırım Savaşına zeybeklerin katıldığını gösteren belge ve gravürler mevcuttur.




Efeler Savaşta

En son 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşına efelerden oluşan bir Zeybek Alayı katılmıştır. Bunların arasında meşhur Çakıcı Mehmet Efe’nin babası Çakırcalı Ahmet Efe de vardır. Zeybeklerin savaşlara katılmaları genelde kendilerine yapılan vaatler ve nasihatler sonucu olmuştur. Bu savaşta da Sultan II.Abdülhamit ile şahsen görüşen zeybekler, kendilerine savaştan sonra verilecek özgürlük ve mal ile kandırılmıştır. Aydın’dan getirilen Zeybek Alayı İstanbul’da bir müddet eğitilmiştir. Hatta bu eğitim sırasında Beyoğlu’na inen palabıyıklı, kulaklı kamalı zeybeklerden ürken halkın şikayetleri yabancı ülke sefirlerinin raporlarında da yer almıştır. Bu zeybeklerin çoğu, gösterdikleri bir çok kahramanlıktan sonra Karadağ savaşlarından dönememiştir. Bu savaşlar sırasında Arnavutların çok hainliğini gören zeybekler, bundan sonra Arnavut milletine karşı amansız bir hasım haline gelmişlerdir.




Zeybekler Kurtuluş Mücadelesinde




Son olarak zeybekleri, Kurtuluş Savaşımızda görmekteyiz. Kurtuluş Savaşı’nın ilk başarılı mücadelesi efeler komutasında Aydın’da yapılmıştır. Milli Mücadelemizin ilk topu, yine efeler komutasında Aydın’da patlatılmıştır. Yörük Ali Efe’nin komutasında kurulan Milli Aydın Alayı, halen ordumuzda mevcudiyetini korumaktadır. Burada Kurtuluş Savaşı’nda efelerin neler yaptığını uzun uzun anlatmayacağız. Bu husus, tarih kitaplarında bol bol incelenmiştir. Buna karşın, bazı sahneleri anlatmadan geçemeyeceğim. Bu sahnelerin hepsi şu ya da bu şekilde efsaneleştirilerek halkımızın dimağında yer almıştır.




Unutulmaz Sahneler

Bunlardan ilki Yörük Ali Efe müfrezesini Yenipazar’a doğru giderken gören Rum işçilerin kaçmaya yeltenmesi ile başlar. Rumların kaçmalarına engel olan Efe, onlara yolluk verir ve Sultanhisar’daki kumandanlarına giderek Yörük Ali’nin teslim olarak Yunanlılara katılmak istediğini, bunun için ertesi gün Sultanhisar’a silahsız geleceğini söylemelerini tenbihler. Koşarak giden Rumların ardından bakakalan kızanlar, Efelerinin hilesini anlayamazlar. Ancak ertesi gece sabah doğru Sultanhisar’ın Malgaç Köprüsündeki karakolu basmaya giderken bu kurnazlığı anlayacaklardır. Yunan Komutanı Sultanhisar’da hazırlık yaparak Efe’nin teslim olmasını bekleyedursun, Malgaç’tan gelen silah sesleri, Türk Kurtuluş Savaşı’nın başladığını, Türk Milletinin ölmeden esareti kabul etmeyeceğini ilan etmektedir.

Bir diğer ölümsüz sahne, Atatürk’ün bir telgrafı ile tarihe geçmiştir. Telgrafın metnini, tek satırına dokunmadan naklederek yazımızı sona erdiriyoruz. Nihai karar elbette ki tarihe kalacaktır.


“Ankara, 11 Haziran 1920

Aydın ve Havalisi Kuvayi Milliye Umum Kumandanı Demirci Mehmet Efe kardeşime:

Kahraman efelerinizi size gönderiyorum. Aydın’ın bu doğru özlü ve fedakar evlatları, Bolu ve Düzce havalisinde memleketimizi gavurların esaretine düşürmeye çalışan hainleri pek kahramanca ve fedakarca bastırdılar. Vatanımıza büyük hizmetler ifa ettiler. Allah iki cihanda aziz etsin. Kendilerine ve umum kumandanları olan zat-ı alinize Büyük Millet Meclisi’nin kalbi ve samimi teşekküratını takdim eder, gözlerinizden öperim. Kardeşim efendim...

İmza: Büyük Millet Meclisi Reisi

Mustafa Kemal”






ZEYBEKLERİN HİYERARŞİSİ ŞÖYLEDİR.



Zeybeklik kurumu üç birimden oluşmaktadır. Efe, Zeybek, Kızan. Efe, zeybeklerin başıdır. Zeybekler, kızanlardan sorumlu kolbeyidirler. Kızanlar ise efenin buyruğundaki askerlerdir.



EFE

Efelik bir tür seçimle olur. Efenin oğlu efenin değerinde ise efe seçilir. Artık her şey onun buyruğuna kalmıştır. Efenin oğlu seçilemezse, Zeybekler aralarından en değerli zeybeği efe seçerler. Efeler birbirlerine ateşli silah çekmezlerdi. Zira bu korkaklık sayılırdı.

Mintanlarının yaka düğmeleri sürekli açıktır. Sakal bırakmazlar, pala bıyıklıdırlar. Başları ustura ile tıraş edilir, arka ortadan “Perçem “ sarkardı. Bindikleri at erkek, koşumlarının metal aksamları gümüştendir. Ayaklarında “kayalık” denilen özel işlemeli çizmeler bulunur. Uzun namlu’ lu silah olarak da “Filinta “ taşırlardı.





ZEYBEK

Zeybek kelimesi ve Zeybeklik çeşitli kaynaklarda değişik tariflerle tanımlanmıştır. Bilindiği üzere Anadolu' ya yerleşen ilk Türk' lerde asker ve orduya Sü denilmektedir. Bundan türemiş pek çok kelime arasında subaşı (Ordu Komutanı) Sü-be (ordugah, karargah) ve birde subay anlamına gelmek üzere Sü-bek sözcüğü bulunmaktaydı. Nitekim günümüzde aynı anlamda Su-bay olarak kullanılmaktadır. Bu sözcükteki S harfinin diğer birçok eski sözcükte olduğu kabul edilirse sözcüğün Zü-bek, Zi-bek ve dil akıcılığı dolayısıyla da Ziybek, ZEYBEK şekline dönüştüğü ortaya çıkar. Diğer taraftan başka bir anlama gelen Sü-bek sözcüğü nasıl Arapça kökenli Seybekten alınmışsa Arapçanın o çağlardaki büyük etkisi nedeniyle de SÜ-BEK sözcüğünün Zeybek veya Seybek haline gelmesi o kadar olağandır. Nitekim zeybeklerin tarihteki fonksiyonları üzerinde yapılacak her araştırmada onların askerlikle yakından veya uzaktan kesinlikle bir ilişkisi olduğu görülür.(Türkoğlu,1977)

Zeybeklik Türkmenlerin Batı Anadolu'ya gelmeleri ile ortaya çıkmıştır. Bu nedenlede kökleri Türkmenlere kadar uzanmaktadır. bu dönemlerde (10-13.y.y) Bizans metinlerinde görülen Salpace sözcüğü Sahilbeği olarak kabul edilmiştir. Oysa, Bizanslı bir tarihçi bu sözcüğün anlamını kuvvetli insan olarak açıklamaktadır. Bu nedenle de Salpace sözcüğünün Anadolu insanına geçmiş ve zamanla değişerek Zeybek sözcüğüne dönmüş olması mümkündür. Zeybek sözcüğünün kökeni konusundaki diğer bir görüş ise, bu sözcüğün Arapça çevik insanlara verilen bir ad olan Zibaki'den geldiğidir. Ayrıca Şemsettin Sami "Kamus-u Türki" adlı eserinde Zeybekliği hafif silahlı ve güvenliği sağlamakla görevli eski bir sınıf asker olarak tanımlamaktadır.

Gerçekten de zeybekler Anadolu'da esas olarak kolluk görevi görmüşlerdir. Bunlar, yolları koruyorlar ve her iki fersah ta bir bulunan kervansaraylarda ve mola verilen yerlerde bekçilik yapıyorlardı. Bu hizmetleri karşılığında ise, yollardan geçen yolculardan aldıkları az miktardaki paralarla geçimlerini sağlıyorlar, ancak bu işi yaptıklarından dolayı buralardan zor kullanarak para almıyorlardı. Zeybekler tutuculuktan uzak kişiler olduklarından bazı zamanlarda adları gavura da çıkmıştı. Aynı zamanda derbentlik yaparak ve ayanların maiyetlerinde bulunarak da geçimlerini sağlıyorlardı. Zeybekler 19.yüz yıl başlarından sonra bir takım sıkıntılar içine girdiler. Bu dönemlerde ayanlığa karşı girişilen hareketler sonucu yeni gelen yöneticiler ile zeybekler arasındaki ilişkiler eskisi gibi süremedi.




1800 lü yıllarda zeybekler :

Batı Anadolu ayanların zeybeklere karşı olan olumlu davranışları, 2.Mahmud'un bu yöreye gönderdiği valilerle değişmiş ve sertleşmiştir. Bu davranışlarıyla Aydın halkının eğilimleri hakkında fazla bilgileri olmadığını gösteren yeni yöneticiler oldukça tehlikeli bir ortamın doğmasına neden olmuşlardır. Atçalı Kel Memet İsyanı böyle bir ortamda patlak vermiştir.Batı Anadolu da Aydın'dan Çanakkale'ye kadar olan bölgede, dağlarda, ovalarda yaşayan bu Türk zümresinin bir diğer özelliği, hatta en bariz özelliği giydikleri orjinal elbiselerdir. Bu kıyafet hakkında da çeşitli görüşler mevcuttur. Ancak kısa dizlik hariç diğerlerinin asli Türk kıyafeti olduğuna şüphe yoktur. Türkler kendi geliştirdikleri pantolonu Batı Anadoluda iklim icabı kısa giymiş olabilirler. Bu kısa dizlik yani Zeybek donu üzerinde cepken ve başta bir külah vardır. 2.Mahmud'un reformları döneminde Aydın Valisi Çengeloğlu Tahir Paşanın zeybeklerin geleneksel giysilerini değiştirmelerini istemesi sonucu çıkan ayaklanmada zeybekler önemli kayıplara uğramış ve yenilerek yeni giysileri kabullenmek zorunda kalmışlardır. Zeybekler arasındaki kitlesel bir başkaldırı olayıda 1854'de başlayan Sinanoğlu ayaklanmasıdır. Aydın Kaymakamı Kani Paşa'nın askerlerini yenerek üç dağa egemen olan babaoğul Sinanoğulları daha sonra Arnavutluktan getirilen kuvvetlerin yardımıyla Hekim İsmail Paşa tarafından yenilgiye uğratılarak idam edildiler. Zeybekler 19.yüzyılın son çeyreğine kadar geleneklerini korumuşlardır.

1862'deki Karadağ harekatı ile 1877 Osmanlı-Rus savaşında önemli görevler üstlenmişlerdir. Ancak Osmanlı Devletinin son zamanlarında hükümet otoritesinin yok olması, adaletsizlik, Osmanlıya güvensizlik, köylülerin hor görülmesi, asayişsizlik, harplerin yarattığı ekonomik kriz, sosyal düzenin bozulması sosyo-kültürel alanda zeybekliğin bir kurum olarak ön plana çıkmasına neden oldu. Kültür düzeyi düşük olan köylüler hükümetten öç almak, Osmanlı emniyet ve asayiş kuvvetlerini etkisiz hale getirmek ve zayıf düşürmek için tek yolun zeybeklik olduğuna inandıklarından bu konunun mensuplarına yataklık dahi ederlerdi. Köylü çocuğu küçük yaşlardan itibaren zeybeklik hikayeleri ile büyür ve bu kişilere büyük bir hayranlık duyarlardı. Zeybekler 1.Dünya Savaşı yenilgisinden sonra eşkiyalığı bırakarak yavaş, yavaş köylerine dönmeye başladılar. Hele Yunan işgalinden sonra vatanın müdafaasız kaldığını gören bu Türk çocukları silahları ve adamlarıyla dağlardan inerek Kuva-yı Milliye saflarına katıldılar. Esasen efe ve zeybeklere karşı büyük hayranlık duyan halk da onları tabii bir lider olarak gördüler ve bir çok vatandaş gönüllü olarak onların saflarına katıldı. Bu suretle Kuva-yı Milliye Ege Bölgesinde etkili bir şekilde efe ve zeybeklerin etrafında oluştu. Yörük Ali Efe, Demirci Memet Efe, Danişmentli İsmail Efe, Köşklü İsmail Efe, Sökeli Ali Efe, Kıllıoğlı Hüseyin Efe ve Uzunlarlı Yörük Karahasan Efe bir çokları vatan savunmasında ve düşman işgalinin kırılmasında etkili oldular. Yurdumuzun düşman çizmesi altında kalmasını isyan eden kadın efelerimizi de unutmamak gerek; bu kadın mücahitler, Emire Ayşe Aliye, Şerife Ali Kübara ve Ayşe(diğer adı)Mehmet Çavuş.......daha bir çok isimsiz kahraman.



KIZAN

Kızanlar efenin maiyetindeki askerlerdir. Kızan kelime anlamı olarak; Batı Anadolu'nun bazı yörelerinde "Çocuk" anlamında kullanılan bir sözcüktür. Kızanların; Mintanlarının kolları uzundur. Giyimleri sade, cepkenleri sırma işlemelidir. Başlarının ortası traş edilir. Uzun namlulu silah Olarak da "Martin" kullanırlardı. Efenin izni olmadan evlenemezlerdi.



ZEYBEKLİĞE GEÇİŞ TÖRENLERİ

Kızanlar belli kurallar çerçevesinde zeybekliğe geçerler.Yapılan törende halka olma, çok önemlidir. Yalnızca zeybek adayı kızan ayakta durur, yatağanını çeker, üç kez öperek efenin önünde diz çöker. Efe de aşağıdaki andı içirir:



- Bu koca dağların sahibi kim?

- Erimiz!

- Yiğiti kim?

- Efemiz!

- Yiğit kime derler?

- Sözünde durana, efesiyle ölene !

- Korkak kime derler?

- Sözünden dönüp, aman diyene!

- Varyemezlere acımalı mı, dayak mı haktır?

- Dayak haktır!

- Susuz derelerde kavak bitermi?

- Bitmez.

- Bitkisiz diyarlarda duman tütermi?

- Tütmez.

- Adem kuşağına bel bağlanırmı?

- Bağlanırsa ağlanır.

- Yiğitlerde ne yoktur?

- Merhamet yoktur.

- Şeytan'a bel bağlanır mı?

- Yardımcımızdır bağlanır!

- Sözünde durmayan kahpe bacının kızanı olsun mu?

- Olsun.

- Şu dualı yatağan böğrüne batsın mı?

- Batsın.

- Doğru söylediğine Nasuh tövbesi olsun mu?

- Olsun.




Bu and içme bitince, efe kalkıp defne (tenhal)ağacının yanında durur. Zeybekler çevresine toplanırlar. Efe zeybek adayının yatağanını defne (tenhal)ağacına saplar; zeybek adayı kızan, efesine sadık kalacağına and içerek yedi kez yatağanının altından geçer. Ardısıra tüm zeybekler de geçerler. Efe yeni zeybeğin alnını, yeni zeybek de efesinin elini öper. Efe, yatağanı defne (tenhal)ağacından çekip yeni zeybeğe verir. Böylece kızan artık zeybek olmuştur.

Evet, Efeliğin ve Zeybekliğin 10. yüz yılın sonunda Yusuf Paşa ile başladığı 17. yüz yılda Sivri Bölükbaşı, 19. yüz yılda Atça'lı Kel Memet ve nihayet 20. yüz yılda Demirci Mehmet Efe ve Yörük Ali Efe ile sona erdiği görülür. Efeliğin ve zeybekliğin tarihçesi ne kitaplara sığar ne de internet sayfalarına hepsine buradan şükranla ve rahmetle anıyoruz.





( ALINTI )
  Alıntı ile Cevapla
Alt 27-09-2008, 04:10 PM   #8 (permalink)
BeRLiNDeN
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

TÜRKİYE' NİN ALTIN HARİTASI




Türkiye’de Altın madenlerinin varlığı konusunda araştırmalarını yıllardan beri sürdüren bazı Bilim adamlarımızın, yaptıkları çalışmalar ülkemizin yüzünü güldürecek sonuçlar verince, MTA’nın ve 1980’li yıllardan beri Türkiye’de araştırmalar yapan yabancı maden şirketlerininverilerini birleştirdik. Aylarca süren çalışmalarımız neticesinde, Türkiye’nin yok denilen Altın madenlerini ve tespit edilen rezervlerinin zenginliği karşısında şaşkınlığa düştük. Ekonomik darboğazdan çıkmak için şu an atılacak ilk adımın bu yatakların işletilerek ekonomiye kazandırılması bir çok insanımıza iş olanağı ve ülkemize de önemli döviz girdisi sağlayacaktır. Bu düşünceler doğrultusunda, Kuvayi Milliye Eylemcileri Türkiye’nin Altın Haritasını hazırladı. 1987 yılında İTÜ’deki Bilim Adamlarının hazırladığı bazı bölgelerdeki Altın yatakları ve rezerv durumlarının değerlendirildiği araştırma raporunu göre; Anadolu’da en büyük Altın rezervlerinin,Toros sıradağları içinde yer alan Bolkar dağı ile Erzurum’daki Narman-Karadağ cevher kompleksinde olduğu saptanmıştır.

Topraklarımızda bulunan Altının çıkarılması , değerlendirilmesi ve zenginleştirilmesi için bir araştırma merkezinin kurulması da istenen bu raporu, 1988-1990 yılları arasında zamanın ilgili Başbakanı ve Bakanları ile Maden Dairesi Genel Müdürlüğü’ndeki yetkililere de sunulan bu raporda özetle şu verilere ulaşılmış. Tarih boyunca çeşitli medeniyetlere sahne olan Anadolu’da pek çok Altın eser bulunduğunu, bunun da topraklarımızda bol Altın olduğunun göstergesi olarak algıladıklarını araştırmalara bu noktadan hareket ederek başladıklarını belirten bilim adamları;Türkiye’deki Altın yataklarını ''Plaser tipi cevherler , Serbest Altın içeren cevherler , Sülfürlü minerallere bağlı cevherler ve Refrakter cevherler'' diye sınıflandırmışlar.

Plaser tipi Altın cevherlerinin genellikle Manisa’nın Salihli ilçesi ile Hatay’ın Akıllı Çayı ve İstanbul’a çok yakın olan İğneada’nın kumlarında bulunduğu saptanmış. Bu tür Altın cevherlerinin işlenmesinin kolay olduğu belirtilen raporda Hatay Kızıldağ’daki Altının mobilize olarak Akıllı Çayı ve Asi Nehri’nin sularına karıştığı belirtilmiş. Türkiye’de işlenmesi en kolay Altın cevherlerinin başında gelen Serbest cevherlerin Bolkar Dağında yer aldığına işaret edilen araştırmada, Bolkarların Altınından Hititlerin de istifade ettiği görüşüne de yer verilerek, Bolkarlar’da 354 bin 800 tonluk bir cevher alanı içinde bulunan Altının tonda 9 gram gibi çok yüksek verimlilikte olduğunun altı çizilmiş. Bu arada Bolkar rezervinin yaklaşık % 75’ini oluşturan Yeşelli Mağarası’ndan alınan numunelerin ise tonda 14.5 grama kadar yükselen zenginlikte olduğu tespit edilmiş.

Araştırmalar sonucu Çanakkale’nin Madendağ, Kartaldağ yöresi , Serçeler Terziler sahaları arasında yapılan incelemelerde Kuvars damarları içinde de zengin Altın cevheri bulunurken, Bilecik- Söğüt arasında uzanan Krom cevherleri içinde de ‘‘Sarsma masa teknolojisi ‘‘ ile Altın elde edilebileceğine dikkat çekilmiş. Öte yandan Erzurum yöresinde Narman-Karadağ kompleksi içinde açılan galerilerde en verimli damarlara rastlanmış ve tonda 25 gram gibi dünya ölçülerine göre yüksek sayılabilecek Altın tenörü tespit edilmiş. Bakır sülfüre bağlı Altın içeren cevherlerin Rize ‘ Çayeli , Ergani , Artvin , Yusufeli ve Esendere’de yaygın olduğu, Kastamonu
Küre’de bakırlı pirit yatağında Altın olduğu saptanarak, Bakibaba , Aşıköy yataklarında da Dünya ortalaması olan tonda 2.5 gram Altın veren rezervlere rastlanmış.


Bu araştırma raporunun, Başbakan, Bakanlar ve yetkililer tarafından nasıl değerlendirildiğinin sonucunu hiç kimse bilmiyor!...


SIR GİBİ SAKLANAN RAPORLARI ELE GEÇİRDİK...

Öte yandan, 1989 yılında MTA Genel Müdürü olan, Prof.Dr. Orhan Baysal, kendi döneminde MTA’nın yabancı şirketlerle yaptığı ortak çalışmalar hakkında şu bilgileri açıklıyordu; Çanakkale-Yenice yöresinde MTA’ Japon JICA altın baz metal arama projesi 1988 sonbaharında başlatılmıştır. Bu proje kapsamında Japon JICA 120.000 US $ makine teçhizat yardımında bulunmuş ve Japon uzmanlarla birlikte çalışmalar sürdürülmüştür. MTA-İtalyan işbirliği ile Batı Anadolu’da altın ve nadir elementler aranmaktadır. Bu proje için İtalyan hükümetinden 4,7 milyar İtalyan Lireti hibe yardım sağlanmıştır.

Projenin esas amacı Ankara MTA’da 1000 kg/gün kapasiteli altın-gümüş izabe pilot tesisinin kurulmasıdır. ( Bu tesisle ilgili bilgi sahibi olamadık ) MTA’, Birleşmiş Milletler Altın Projesi çerçevesinde 1989 yılında başlatılan bu proje ile özellikle Doğu Karadeniz Bölgesi’nde düşük tenörlü altın yatakları aramakta ve gerekli laboratuar teçhizatı temin edilmektedir. Projeye Birleşmiş Milletler’in hibe olarak katkısı 296,703-US $, Türk Hükümeti’nin katkısı ise 993 milyon TL’dır.

Anglo-American firmasına Izmir-Karşıyaka’da altın arama sondaj hizmetleri verilmiştir. 1989 yılı Izmir-Arapdağ, Antakya-Kisecik, Kars-Kağızman, Çanakkale-Kartaldağ, Madendağ, Yenice, Ege Bölgesinde Bayındır, Ödemiş, Kula, Tire, Alaşehir, Salihli yörelerinde Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Ordu, Giresun, Gümüşhane, Yusufeli ve Artvin yörelerinde yoğun altın etüt ve arama faaliyetleri programlanarak başlatılmış, bir kısmında önemli mesafeler kaydedilerek olumlu sonuçlar alınmıştır. MTA Doğu Karadeniz Bölge Müdürü ise, Doğu Karadeniz’de bulunan yaklaşık 37 ton altının çıkarılmayı beklediğini ve milyarlarca dolarlık altının Çevre Bakanlığı ve çevrecilerin gösterdikleri tepkiler nedeniyle toprak altında kaldığını açıkladı. Trabzon Valisi Adil Yazar Başkanlığında düzenlenen İl Koordinasyon Kurul Toplantısı’ nda konuşan MTA Bölge Müdürü Arif Sağlam, Doğu Karadeniz Bölgesi’nin maden zengini olduğunu fakat bu madenlerin işletilemediğini ifade etti.

Doğu Karadeniz Bölgesi’nde 2,1 milyon ton metal Bakır, 2,2 milyon ton Çinko, 0.4 milyon ton Kurşun 2 milyon ton Gümüş bulunduğunu belirten MTA Bölge Müdürü; bölgede ayrıca milyonlarca ton seramik ve inşaat sanayi hammaddesinin var olduğunu ayrıca,Gümüşhane Artvin ve Rize’de toplam 37 ton altın rezervinin MTA tarafından bulunduğunu söyleyen Arif Sağlam, Rize’deki altın rezervinin tespit edildiğini ancak henüz ihale edilmediğini belirterek, Gümüşhane’deki Eurogold firması ile Artvin’deki Cominco firmalarının altın rezervlerini ihale edilmesine rağmen Çevre Bakanlığı’ nın onaylamaması nedeniyle işletmeye geçirilemediğini söyledi.

Bu ara 22 Şubat 2002 tarihinde Anadolu Ajansı’nın geçtiği bir haber Türkiye’nin Altın madenleri bakımından ne kadar zengin olduğunu ortaya koydu; A.A’nın haberine göre; Antalya’nın Boğaçayı Bölgesinde 259 dönümlük alanda ‘‘Altın’’ üretimi gerçekleştirmek üzere ruhsat alan Şengiller Ltd. Şirketi sahibi, Günal Şengiller’in Altın madeninin üretim için ‘‘Mahalli Çevre Kurulu’’ ndan olumlu rapor aldıklarını ve bölgede Siyanürsüz altın üretimine başlayacaklarını açıkladığını duyurdu.

Altın madeni sahibi Şengiller daha sonra yaptığı açıklamalarda şöyle konuştu; Dünya standartlarına göre ton başına altın oranı % 8 civarında. Bölgede bizim ve MTA Genel Müdürlüğü nün yaptığı tespitler sonunda, Boğaçayı bölgesindeki altının % 20 civarında olduğu ortaya çıktı. Bu da Antalya’daki Altın madeni yataklarının dünya standartlarının üstünde olduğunu gösteriyor.

Şengiller, MTA tarafından gerçekleştirilen incelemeler sonucunda bölgeden alınan altın numunelerinden birincisinde tonda 23.5 gram altın ve 38.2 gram gümüş, ikinci numunede ise % 21.7 gram / ton altın ve % 35.6 gram / ton gümüş tespit edildiğini belirtti…



SÖZDE BİLİMADAMLARI MİLLETE VE VATANA İHANET EDİYORLAR !..


Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde, MTA ve İTÜ Maden Fakültesi’nin namuslu kalmış, bazı
değerli bilim adamları tarafından yapılan resmi araştırma ve incelemelerin ardından çok zengin rezerve sahip Altın madenleri tespit edilmiş ve bu tespitler belgeleriyle birlikte değişik raporlar halinde yetkili makamlara teslim edilmiş, Ancak bu raporların birçoğu anlaşılmaz nedenlerden dolayı, ya sümen altı edilmiş, ya da ilgi ve alaka gösterilmemiştir. Hatta bu araştırmaları yapan bilim adamları ile bağlı oldukları fakültelerin araştırma harcamaları kesilmiştir. Bu davranışlar karşısında, amacı sadece aldığı maaşını hak ederek, devlete olan sorumluluğunu yerine getirmek olan bilim adamlarımız küstürülmüş ve emekli olup bir kenara çekilmek zorunda kalmışlardır.

Son yıllarda Bergama’da işletmeye alınmak istenen Ovacık Altın madenleri’nin, sözde çevreciler yüzünden engellenmesi ve yapılan protestolar Türk medyası’nın ilgisini Altın madenlerine yöneltince, Türkiye’de Altın madeni işletmek üzere izin almış olan bazı yabancı şirketler ile bunlarla ticari ilişki içinde bulunan çevreleri bir telaş almıştır. Türkiye’de bol miktarda altın var şeklinde çıkan haberleri yalanlamak peşine düşen bu gruplara bir de MTA ve Maden fakültelerindeki bazı hocalar da destek olmuş. Türk kamuoyunu bilgilendirme adı altında basın toplantıları
düzenlemeğe başlayan bu çevreler ‘‘Türkiye’de fazla altın yoktur. Tüm Türkiye’de topu topu 250-300 ton altın vardır. Onu da çıkarmaya değmez“ şeklinde demeçler vermişlerdir.

Daha önce yaptıkları yoğun araştırmalar sonucu Türkiye’nin Altın haritasını çıkaran ve bunun karşılığında ya emekli edilen ya da baskı altında tutulan Bilim Adamları da seslerini duyuramayınca meydan da 17 Ağustos depreminden sonra pıtrak gibi ortaya çıkan ve Televizyonlar başta olmak üzere çeşitli medya kuruluşlarında boy gösterip, vatan kurtaran aslan pozuna bürünen sözde bilim adamlarına kalmıştır.

Türkiye üzerinde yıllardır oyun oynayan bazı yabancı kuruluşların planları yine tutmuş, Türk halkının yükselen morali kırılmış ve anahtar konumundaki Ovacık altın işletmesi mahkeme kararıyla kapatılmıştır. Bu sözde bilim adamları da onların piyonluğuna şahsi menfaatleri karşılığında soyunmayı kabul edenler de, millete hıyanet etmektedirler.. Bizim bu saptamamıza bir örnek vermek gerekirse; Yüksek Mühendis Burhan Oğuz imzalı ‘Tarihin akışı içinde
Türkiye’ başlıklı açıklamaya göz atacak olursak. Türkiye’de petrol yok, olan da çok derinde, rantabl değil, kandırmacası dillerde dolanıyor. Meğer sınırımızdan 50 metre ötedeki petrol üst tabakalarda imiş sınırı geçer geçmez derine kaçıyormuş! Satılmış birçok ağızdan, MTA’cıların bazılarından ve Maden Fakültelerinin bazı hocalarından kaynaklanıyor bu aldatmaca.

İnsan o zaman soruyor: Madem ki yok, neden bu denli uzman Amerikalısı, Ingilizi, Hollandalısı bunca para döküp sondaj üstüne sondaj yapmaya devam ediyor?

Biz yanıtını verelim; Onlar rezervleri saptayıp kapatıyorlar, zamanı geldiğinde tam egemen olarak açmak üzere!...





BU SORULARA CEVAP VERECEK BIR YİĞİT VAR MI?


- Daha önce düzenledikleri çeşitli düzmece raporlarla Türkiye’yi yer altı madenleri bakımından dünyanın en fakir ülkesi gösteren yabancı şirketler neden son 10 yılda Türkiye’nin yer altı madenlerine aşırı derecede ilgi göstermeye başladılar?

- Türkiye son zamanlarda neden çok büyük iki ekonomik kriz yaşadı?.


Türkiye yer altı zenginlikleri bakımından dünyanın en önde gelen ülkelerinden. Ancak altın çıkaramayan tek ülkeyiz, Tıpkı Bor madeninde olduğu gibi... Halen ülkemizde madenlerin %15’i işletilmekte olup, %7-8 verim alınmaktadır. Ancak Atatürk döneminde teknoloji olmadığı halde, bu madenlerden %10-12 verim alınmıştır. Hala, stratejik öneme haiz olan ve ekonomik alanda kullanılan bu madenler, yabancı şirketlerin iştahını kabartırken, ülkemizce değerlendirilememesi şaşılacak bir durumdur.“...............


( ALINTI )
  Alıntı ile Cevapla
Alt 27-09-2008, 04:31 PM   #9 (permalink)
BeRLiNDeN
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

ÖĞÜTLER





BİLGE- KAĞAN’ IN ÖĞÜTLERİ

Bilge Kağan, altıncı yüzyılın başlarında, yedinci yüz yılın ortalarında, Mancur’ ya dan İran’ a kadar uzanan geniş bölgede, Asya’ nın hakimi olmuş, Orhun Abideleri denilen “Ebedi taşa” yazdırdığı ”Türk Milletinin, Türk devletinin adı, sanı yok olmasın” dediği öğüdünde;

“Ey Türk Oğuz Beyleri! Bu sözümü iyi işitin! Üstten gök çökmedikçe, alttan yer delinmedikçe biliniz ki, Türk milleti, Türk yurdu, Türk devleti, Türk töresi bozulmaz. Ey ölümsüz Türk milleti! Kendine dön! Milletin adı sanı yok olmasın diye, Türk milleti için, gece gündüz uyumadım, gündüzleri oturmadım. Kardeşim Kül Tigin ile ölesiye çalıştım. Birleşen milleti dağıtmadım. Türk Kağan Ötükende oturursa, Türk yurdunda sıkıntı olmaz. Ben Ötükende oturarak tek başına yurdu idare ettim. Çinlilerin değerli hediyelerine kapılmadım. Buna kapılan ne kadar Türk’ün öldüğünü, Çin boyunduruğuna girdiğini unutmadım. Tanrı yardım etti, Türk kağanı oldum. Dağılmış milletimi topladım. Fakir milletimi zengin ettim. Azalmış milletimi çoğalttım. Atalarıma layık bir evlat olmağa çalıştım. Ecdadımız törelerine öyle bağlı idi ki, bununla milleti mutlu ettiler. Onlar bilge kağandılar. Sonradan bilgisiz, beceriksiz kağanlar, Çinlilerin hilesine kandılar. Türk milleti, zengin ülkelerini kaybettiler. Türk kağanların cihanı tutan haşmeti maziye karıştı. Bu yüzden Türk yöneticileri köle, Türk kızları da cariye oldu. Türk adı yerine Çince isim kullandılar. Bu utanç vericidir. Yüce Tanrı, Türk’ün bu haline acıdı, babam İlter Kağanı Türklere Kağan yaptı. Babamın Türk ordusu kurt, Türk düşmanları koyun oldu. Kurt önünden kaçan koyunlar dağılıp gittiler.

Babam, Doğudan Batıya at koşturdu. Türkleri birleştirdi, Türk devletini ihya etti. Ben zengin ve parlak bir millete Han olmadım. Kardeşim ve yeğenlerimle birlikte yemin ettik, Türk milletinin, Türk devletinin adı, sanı yok olmasın diye gündüz oturmadım, gece uyumadım, çalıştım.” Dedi




DEDE KORKUT’ UN ÖĞÜTLERİ


Dede Korkutun, on ikinci asrın sonu ve on üçüncü asrın başlarında yaşadığı rivayet edilir. Oğuzların Bayat boyundandır. O, alimdir ve koyu bir Türkçüdür. Onun öğütlerinden bir bölümünü nakletmek istiyorum;

“Ağız açıp över olsam, Allah demeyince işler düzelmez. Kadir Tanrı vermeyince, er zengin olmaz. Ezelden yazılmazsa, kul başına kaza gelmez. Ecel vakti ermeyince kimse ölmez, ölen adam dirilmez, çıkan can geri gelmez. Bir yiğidin, kara dağ tepesinde malı olsa yığar, derer, ister amma, nasibinden fazlasını yiyemez. Çağıldayan sular taşsa, deniz dolmaz. Büyüklük taşıyanı Tanrı sevmez. Gönlüne benlik yerleşen kişide devlet olmaz. El oğlunu besleyip, büyütmekle oğul olmaz, büyüğünce bırakıp gider. Külden tepecik olmaz. Güveyi oğul olmaz. Kara eşek başına başlık vursan, katır olmaz. Cariye’yi süsleyip giydirsen, hanım olmaz. Lapa, lapa karlar yağsa, yaza kalmaz. Zümrüt gibi yeşil çimen, güze kalmaz. Gittiği yerin otlaklarını geyik bilir. Yeşermiş çimenlerin yerini yaban eşeği bilir. Değişik yolların izini deve bilir. Yedi dere kokularını tilki bilir. Gece vakti kervan göçünü çayır kuşu bilir. Oğul’un kimden olduğunu ana bilir. Erin ağırını, hafifini, at bilir. Ağır yüklerin zahmetini katır bilir. Nerede sızılar varsa, çeken bilir. Gafil başın ağrısını beyin bilir. Azıp gelen kazayı Tanrı sevmez. Tanrı ilmi Kuran güzel, Tanrı evi Mekke güzel, Günlerden Cuma güzel, bir de helal kadın güzel. Şakağından ağarsa baba güzel. Ak sütünü emdiğin ana güzel. Sevgili kardeş güzel, oğul güzel. Her şeyi yaratan Tanrı güzel. Bilesiniz ki, eski pamuk bez olmaz. Kalleş düşman dost olmaz. Kız anadan görmeyince öğüt almaz. Oğul babadan görmeyince sofra çekmez. Oğul babanın sırrıdır. İki gözünün biridir. Devletli oğul olsa, ocağını gönendirir. Devletsiz oğul olsa, ocağını söyündürür. Oğul da neylesin, babası ölüp malı kalmazsa? Babanın malından ne fayda, başta devlet olmazsa? Devletsizliğin şerrinden Allah saklasın, cümlemizi. Hanım hey! Beyim hey !” demektedir




SULTAN ALPARSLANIN VASİYETİ


Kısa zamanda örneğine az rastlanan zaferler kazanan Cihan Sultanı, Malazgirt’te mağrur Bizans ordusunu yenen, Anadolu’yu Türklere ikinci Anayurt yapan Türk Hakanı Sultan Alpaslan 1029 yılında doğdu. Babası Çağrı Bey’di. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in ölümü üzerine 1063’de Hakan oldu. Azerbaycan, Gürcistan, Doğu Karadeniz’den sonra Aral gölünü de aşarak, 26 Ağustos 1071 tarihinde, Cuma namazından sonra beyaz elbisesini giydi,“Şaman usulü” atının kuyruğunu bağladı ve askerlerine hitaben;

Şehit olursam beni olduğum yere gömün. Bu beyaz elbisem kefenim olsun. Eğer içinizde korkan varsa geri dönsün, karısının kucağına girsin. Ölmek isteyenler, arkamdan gelsin” dedi ve neticede de zafere erdiler. Bu başarıdan sonra Türk ve Müslüman olan Karahanlı devletini ziyarete giden Alpaslan, arkasından bir kale komutanının ani saldırısı sonucu hançerlendi. Her türlü çabaya rağmen kurtarılamadı. Ölümünden önce yaptığı vasiyetinde;

Rabbim! Seni kendime vekil yapıyorum. Azametin karşısında yüzümü yere sürüyorum. Senin uğruna savaştım, bana yardım ettin. Çünkü, sözümde hilaf yoktu. Akıllı ve tecrübeli bir adam bana; ”Kimseyi küçümseme, kendi gücüne de güvenme” diye nasihat etti. Ama ben bu sözleri ihmal ettim, hata yaptım. Ölüm döşeğinde bunu daha iyi anladım. Ordumun çokluğundan, gücünden, askerlerimin coşkusundan, altımda yerin titrediğini hissettim ve kendi kendime; ”Ben dünya Sultanıyım, bana kimsenin gücü yetmez. Bu ordu ile Çin’i ve birçok ülkeyi fethederim.” dedim. Bu gurur yüzünden, şimdi bu aciz duruma düştüm. Her bir işe başlarken, Allah’tan yardım dilerdim. Şimdi, oğlum Melikşaha bağlılık yemini edin. Vezirim Nizam-ül Mülk de ona biat edecektir. Çünkü biz Türkler temiz Müslümanlarız, bid’ad bilmeyiz. Hepiniz Allah’a emanet olunuz.” Dedi gözlerini yumdu.




OSMAN GAZİ’ NİN OĞLU ORHAN GAZİYE VASİYETİ



Osman Gazi dünyanın en güçlü, en uzun imparatorluğunu kuran hükümdardır. Derviş gazilerin reisidir. Uç Beyliğinden “Kara Osman Bey, Osman Şah bey, padişah” adlarını aldı. Onun babası ise Ertuğrul gazidir. Horasan’ dan geldi. Anadolu’ da 600 küsur yıl devam edecek bir İmparatorluğun temelini attı. Ölüm döşeğinde iken oğlu Orhan Bey’ e öğüdünde;

Ey oğul! Bugüne kadar tereddütsüz, benim isteğime uydun, sözümü tuttun. Tanrı senin dileklerini yerine getirsin. Benim arzum, mezarımı gümüş kubbenin altına koyasın.

Ey oğul! Anlamadığın konuları alimlerden öğrenip yapasın. İyice bilmediğin hiçbir işe başlamayasın. Sana itaat edenleri has tutasın. Askerlerine yardım etmede cömert olasın. Çünkü insan, ihsanın kulcağızıdır.

Ey oğul! Asla zalim olmayasın. Cihada devam edesin ki, böylece benim ruhum şad olsun. Alimlere riayet edesin ki, işler düzgün gitsin.

Ey oğul! Askerlerine ve malına ilgi duyup gururlu olmayasın. Bizim mesleğimiz Allah’ın dinini yaymakta, kuru kavga ve cihangirlik değildir. Sana da bunlar yaraşır.

Ey oğul! Daima herkese iyilik ve ihsanda bulunasın. Nerede bir ilim ehli duyarsan ona ikbal gösteresin, yumuşak davranasın ki, alemi adaletinle şenlendiresin, böylece memleket işlerini noksansız göresin” dedi.







ŞEYH EDEBALİ’ NİN OSMAN BEY’ E ÖĞÜTLERİ



Osmanlı devletinin kuruluş yıllarında yaşayan büyük İslam alimi Şeyh Edebalin’ in doğum tarihi belli değil, 1326 yılında Bilecikte vefat etti. Edebali, kendi parasıyla kurduğu dergahında fakirlere ikramlarda bulundu. Zaman zaman Osman Bey de bu dergahta misafir olarak kaldı. O, bir gece rüyasında, şeyhin göğsünden bir ay doğup, kendi göğsüne girdiğini sonra buradan bir büyük ağaç bitip dalları dünyayı kapladığını, onun altından birçok nehirler aktığını, insanların bundan yararlandığını gördü, sabah olunca da bu rüyasını Edebali’ye anlattı. O da; “Sen Bey olacaksın, kızım Mal Hatun’la evleneceksin. Benden çıkıp sana giren nur budur. Senin temiz neslinden bir çok sultanlar gelecek, uzun süre saltanat sürüp bir çok devlete hükmedecek” dedi ve Osman beyi tebrik etti sora da ona öğüt olarak;

“Oğul! İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğarlar, akşam ezanında ölürler. Avun oğlum avun. Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgarında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. Dünya senin gördüğün gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizemler, bilinmeyen, görülmeyenler, senin erdemlerinle gün ışığına çıkacaktır.

Oğul! Ananı, atanı say, bereket büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol. Her sözü üstüne alma. Gördün, söyleme, bildin bilme. Sevildiğin yere sık gidip gelme, kalkar muhabbetin, itibar olmaz

Oğul!. Üç kişiye acı: Cahiller arasındaki alime, zenginken fakir düşene, hatırlı iken itibarını kaybedene. Unutma ki! Yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklı olduğunda mücadeleden korkma. Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.”der.






ORHAN GAZİNİN MURAT BEY’E ÖĞÜTLERİ



Orhan Gazi 1281 yılında Söğüt’ te doğdu. Babası Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi’dir. Orhan Gazi, iyi eğitimli bir komutan ve devlet adamıdır. O, son derecede uysal, merhametli, kolay kızmaz, kızdığını da hiçbir zaman belli etmezdi. Askerlerini ve halkını oldukça korurdu. Savaşlarda ölümü fazla dilemezdi. Alacağı bölgeyi kuşatma altına alır, son anına kadar teslim olmaları için fırsat verirdi. Kendi soyuna ve kavmine özellikle sahip çıkardı. Onlara öncelik tanırdı. Türk-İslam töresine bağlılığı ile tanınırdı. 1360 yılında rahatsızlandı, ölümünden önce oğlu Murat Bey’ e öğütleri önemlidir:

“Oğul! Saltanatınla mağrur olma. Unutma ki, dünya Sultan Süleyman’a bile kalmadı. Dünya saltanatı geçicidir. Lakin senin için büyük bir fırsattır. Eğer dünyaya “Ahiret” ölçüsü ile bakarsan, ebedi saadete değmediğini göreceksin. Rumeli Hıristiyanları rahat durmuyor. Sen, o cihete yürü. Rumeli fethini tamamla. Kostantiniyeyi ya fethet, ya da fethe hazırla. Civardaki Türk beylerle iyi geçin. Halk, her ne kadar bizi istese de başlarında bulunan beyler, beyliklerinden vazgeçmezler Onlar, bir zaman daha idare ederler, fazla dayanamazlar, neticede olmuş meyve gibi avucuna düşerler. Anadolu’da sıkıntı olmazsa, Rumeli meselesini rahat çözersin. Bu yüzden Anadolu’nun sessizliğini bozmamağa gayret et. Cennet mekan babam Osman Gazi, Söğüt ve Domaniç’ten ibaret toprağı “Beylik” yaptı. Biz Allah’ın izniyle, “Beyliği” Hanlığa çevirdik. Sultanlığı ikmal ettik. Sen daha büyüğünü yapacaksın. Osmanlıya iki kıta üstünde hükmetmek yetmez. Selçukluların varisiyiz, Romanın da varisi biziz. Ey oğul! Hak yolundan ayrılma. Adaletle hükmet. Gazileri ve halkı gözet. Din’e hizmet edene, hizmet etmek şereftir, bunu ihmal etme. Fakirleri doyur, zalimleri cezalandırmada ihmalkar olma. “En kötü adalet geç tecelli eden adalettir.” Sonunda hak yerini bulsa bile, geciken adalet zulümdür. Biz yolun sonuna geldik, sen daha başındasın, Cenab-ı Hak, saltanatını mübarek kılsın.”dedi.






SULTAN İKİNCİ MURAT HAN’ IN VASİYETİ (1403-1451)



“Gerçi, kim haddim değildir, buseni kılmak değil, Arif olan çün bilur, anı ne lazım söylemek” diyen Sultan Murat, Çelebi Sultan Mehmet’in oğlu ve yeni çağın kapısını açan Fatih Sultan Mehmet Han’ın babasıdır. Büyük bir komutan, alim, şair, musiki ustası, fen ve din ilimlerini inceleyip, bilen bir Hakan’dır. Varna ve 2. Kosova savaşlarını bileğinin hakkıyla alan, Türkiye’yi üç asır, dünyanın en güçlü devleti olmasının temelini atan bir Sultan’dır. Eğer O, Varna’da başarı sağlanmasaydı, Türkiye’nin geleceği tehlike içinde olacaktı. ”Büyük Türk Hakanı” namıyla tanınan Sultan’a, batı bilimcileri ” O, ince ruhlu, hassas yapılı çok adil, merhametli, sözüne sadık, cesur, azimli, tedbirli, güler yüzlü, düşmana karşı sert davranan bir Hakan’dır” derken, bazı tarihçiler “Türk Rönesans’ını başlatan Hükümdar’dır” diye anlatırlar. Sultan’ın özel vasiyetini, tam olarak Mithat Sert oğlunun “Vasiyetname” adlı eserinde bulabilirsiniz. O, özet olarak vasiyetinde:

“Ben ki, Ulu Sultan, Büyük Hakan, Arap ve Acem Meliklerinin efendisi, gazi ve mücahitlerin yardımcısı, düşmanların korkulu rüyası, zayıf ve fakirlerin hamisi, denizlerin ve karaların Sultanı Fethin babası, şehit Sultan Beyazid’in oğlu, kutlu Sultan Mehmet oğlu Murat hanım. Saruhan memleketinde bulunan malımın üçte birini vasiyet ettim. Bu, on bin florin’dir. Bunun bir kısmını fakir-fukaraya, bir kısmını da Mekke ve Medine yoksullarına, bir kısmını Kabe’ye, Mescidi Aksa’ya, Kur’an okuyanlara, muhtaçlara dağıtınız. Daha sonra on bin florin daha harcamanızı istiyorum. Kırmızı yakut başlıklı yüzüğümü ki, onu 95 bin dirheme aldım. Onu da satasınız, bu para bitene kadar, gece gündüz ruhuma Kur’ an okuyanlara dağıtasınız. Kaşlı yüksüğün parasıyla defnimden sonra okuyup dua edenlere, harcayasınız. Hastalandığım anda ve sonrası kölelerimin hepsi hür olsun.” demektedir





TİMUR HAN’ IN ÖĞÜTLERİ




Timur, Türkistan’ın Kes şehrinde dünyaya geldi. Cenkiz Han’ ın soyundandır. Zamanın alimlerinden ilim ve harp tekniğini, devlet yönetimini öğrenen bir devlet adamıdır. Bir savaşta ayağı yaralanıp topallamasından sonra “Lenk” sıfatını aldı. Çeşitli tarihçiler onu ”Merhametsiz, kellelerden kale yapan zalimdir, şehirleri yağmaladı, yakıp, yıktı, Yıldırım Beyazıt’la savaşıp, kardeşi kardeşe kırdırdı. Osmanlıların duraklamasını ve İstanbul’un alınmasını elli yıl geciktirdi“ deseler de bu doğru değildir. Ankara savaşını aslında Timur han istemediği halde, Yıldırım Han’ın zorlamasıyla bu felaketin olduğunu ifade edenlerin tespiti de vardır. Ona ”Milliyetçiliğin düşmanıdır” diyenler de çıkmıştır. Fakat Timur, İran seferinde, Şehnamenin yazarı, ünlü şair Firdevs’in mezarına giderek “Kalk, kalk da hiç durmadan kötülediğin mağlup Türk’ü şimdi gör” demişti. O, en az Bilge Kağan kadar özüne bağlıdır. O, Müslüman Türk insanına seslenirken;

“Biz ki, Mülk’ü Turan, Emir’i Türkistan’ız; Biz ki Türk oğlu Türküz; Biz ki, milletlerin en kadimi ve en ulusu, Türk’ün başbuğuyuz diyerek tam otuz altı yıl saltanat sürdüm. Değerli askerlerim sayesinde pek çok yer fethettim ve yirmi yedi ülkenin Hakanı oldum.” diyen. Timur, Turan, İran, Rum [Anadolu], Suriye, Mısır, Irak, Azerbaycan, Fas, Horasan, Hindistan, Gürcistan, Ermenistan ve Kafkas ülkelerinin birçok yerlerini aldı. Çin’i ortadan kaldırmak için hazırlık yaptı. Tam bu anda büyük bir kış bastırdı. Her yer karla kaplandı. Yine de yola çıktı. Yaşlıydı, Çin sınırına geldi. Burada ordusuna büyük bir geçit töreni yaptırdı, “KUĞU AVI” düzeni aldırdı. Aniden hastalandı, Hekimbaşı Feyzullah, durumunun iyi olmadığını söyledi. Timur, vasiyetini hazırladı ve 19 Mart 1405’de öldü. Cesedi mumyalandı, Semer kant’a defnedildi. O, öğüdünde:

“Oğullarım! Size vasiyetim, milletin rahatlığını sağlayın, dertlerine çare bulun, zayıfları koruyun, yoksulları zenginlerin eline bırakmayın. Adalet ve iyilik rehberiniz olsun. Aradaki nifakçılara fırsat vermeyin. Ölüm döşeğindeki babanızın sözlerini unutmayın. Benden sonradakilere kurallar koydum. Bunlara sahip çıkarsanız, başarılı olursunuz. Bu öğütlerim uzun deneyimlerim neticesidir; Allah’ın dinini dünyaya yaymaya gayret edin. Adamlarıma güvendim, her birine yetki verdim. Onlar benim gözbebeğimdiler. Düşman üzerine gitmeden, ilim adamlarının görüşünü aldım, bunun faydasını gördüm. Her işimde iyi niyetli ve sabırlı oldum. Dosta düşmana karşı eşit davrandım. Herkes, makam ve mevkisi ne olursa olsun, kanunlara uymayı ibadet saymalıdır. Komutan ve askerlere, maddi ve manevi yardımı esirgemedim. Onlar da savaşlarda can vermede tereddüt etmediler. Yirmi yedi ülkenin Hakanı oldum. Han elbisesini giydiğim andan itibaren dur durak bilmedim. Gece, gündüz uyumadım. Planlar hazırladım. Askerlerle komutanlar arasında isyan çıktığında sabırlı davrandım, önem vermez göründüm. Ama asla ilgisiz kalmadım, arasını buldum.

Savaşta askerlerle birlikte düşman üzerine saldırdım. Kenara çekilip rahatımı düşünmedim. Şöhretim uzak ülkelere gitti. Adaletten asla ayrılmadım. İyilik yaptım, iyilik gördüm. Suçlulara, suçsuzlara eşit davrandım. Kalp kazandım, adil bir şekilde hükmettim. Disipline önem verdim. Ezileni, ezenin elinden kurtardım. Suçluya ceza verdim. Suçsuzları korudum. Bana karşı gelenleri, aman dilemeleri halinde affettim. Alimlerle, bilim adamlarıyla sürekli istişare ettim. Onların dileklerini yerine getirdim. İkiyüzlü, kötü fikirli, dalkavuk olanları yanımdan kovdum. Başladığım işi azimle, sabırla yerine getirdim. Kırgınlık, öfke duygularına yer vermedim. Dini, geçmiş Hakanların kanunlarını, ilim adamlarına sorup öğrendim.

Onlardan yararlandım. Bir devletin yıkılma ve yükselme sebeplerini araştırdım. Ona göre hata yapmama yönünü tercih ettim. Yanlışlara düşmemeğe özen gösterdim. Vergilerde adil davrandım. Rüşvete, zulme fırsat vermedim. Bu bir mikroptur. Bulaştığı yeri yok eder. Halkın derdini bizzat yakınen izledim. Büyüklere kardeşim, küçüklere evladım gibi davrandım. Halkımın gelenek ve göreneklerine saygılı oldum. Fethettiğim ülkelerin sevgisini kazandım. Halkın sevdiği kişilere görev verdim. Kusurlu olanları derhal görevden aldım ve cezalandırdım. İdareciler, askerler veya halk arasında zulüm yapanlar tespit edildiğinde gereğini yaptım. Herhangi bir kabile, bey, benim toplumumda ise, beylerine saygı gösterdim ve onurlandırdım. Benimle dost olanları pişman etmedim. Her türlü yardımı karşılıksız bırakmadım. Özür dileyenleri affettim. Benimle yakın dostluk kuranların hepsi benden iyilik gördü. Hakan olmam, güçlü olmam, bu düşünceme engel olmadı. ”İyilik eden, koruyan” olmaya çalıştım. Oğullarım ve torunlarımın kan bağına önem verdim.

Onlar için kötü niyet beslemedim. Herkesi iyice tanımaya gayret ettim. Leh ve aleyhime olanlarına bakmadım, askerlerime daima saygı gösterdim. Düşmanımın sadık beylerine ve savaşçılarına dostluk gösterdim. Onların savaş esnasında komutanlarını terk edip yanıma gelen düşman, bana göre insanların en kötüsüdür. Toktamış Hanla yapılan savaşta böyle bir olay oldu. Nefret ettim. “Şimdi Hanlarına ihanet edenler, yarın da bana ihanet ederler” diye onlara “hain, alçak” olduklarını söyledim. Tecrübemle şunu da öğrendim; dine inanmayan, kurallarına uymayan bir devlet uzun zaman ayakta kalamaz. Ben devletimin yapısını İslamiyet üzerine kurdum. Bu konuda yasalar koydum. Biri ordu mensuplarına, diğeri sivillere olmak üzere iki kadı görevlendirdim. Bunların görevi yanlışlardan korumaktır. Camiler, yollar, kervansaraylar, köprüler yaptırdım. Adalet Nazırlığı kurdum. İslam’ı yaymak için yasalarla birlikte devlet idaresine yeni kurallar koydum;

Han başkalarının görüşüne önem vermeli, adaleti gözetmeli, emir ve yasaklar da kararlı olmalı, devlet işlerine yabancıyı sokmamalı, kararından dönmemeli, ordu ve halk üzerinde etkili olmalı, çevresindekilerden şüpheci olmalı, onları iyi tanımalı diye uyarıyorum. “Diyen Timur Han, o günlerde, bugünleri görür gibidir.





AKŞEMSEDDİN’İN ÖĞÜTLERİ




Akşemseddin Hazretleri, Fatih Sultan Mehmet Han’ın hocası, bilim ve gönül adamıdır. O, hayatı boyunca, hiç bir kimseye düşmanlık beslemeyen bir veli zattır. İşte onun öğütlerinden bir demet;



1- Toprağa her türlü kötü şeyler atılır, onda hep güzel şeyler biter.

2- Her işe besmele ile başlayın, temiz olun. Daima iyiliği adet edinin. Tembel olmayın. Nimete şükretmesini bilin.

3- Hiç kimseye kızmayın, eziyet ve cefa etmeyin.

4- Uzun ömür isterseniz, başkasının kazancına haset etmeyin, kişileri kötüleyip, haklarında atıp tutmayın. Senden üstün olanların önünde yürümeyin. Dişinizle tırnağınızı kesmeyin. Ayakta pantolon giymeyin.

5- Çok uyumak rızkı azaltır. Gece uyanık olun. Yalınız yolculuğa çıkmayın. Kendinizi methetmeyin, namahreme bakmak gaflet verir. Kimsenin kalbini kırmayın

6- Düşen şeyi temizleyerek yerseniz, fakirlikten kurtulursunuz.

7- Daima edepli, hoş görülü, cömert olun.

8- Tırnağınızla dişinizi kurcalamayın. Elbisenizi üzerinizde dikmeyin. Cünüp kimse ile yemek yerseniz size gam verir.

9- Yalınız evde yatmaktan sakın. Çıplak yatmak fakirliğe sebeptir.

10- Hiddet ve kin, gören gözleri kör eder.

11- Boş gezen zengin de olsa zarar eder. Huzura ermenin yolu: “Az yemek, az uyumak, halkla az konuşmak, Allah’ı sık zikretmek.” diye buyurur.






FATİH’İN VASİYETİ VE DUASI



“Ben ki, İstanbul Fatihi aciz bir kul, Fatih Sultan Mehmet, bizatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’ un Taşlık mevkiinde bulunan, hudutları belli olan 136 adet dükkanımı aşağıdaki şartlar gereği vakfı sahih eylerim. Şöyle ki; bu gayr-i menkulümden elde edilecek gelirlerle, İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki, ellerinde bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler ve yerlere tükürenlerin tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki, günlük ücretleri yirmişer akçe alsınlar; diğer kalan paralarımı da hastalara, yoksullara dağıtıla, zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar.” dedi.

Fatih Sultan Mehmet, Bizans’ın alınmasından hemen sonra, İmparatorluk sarayını gezip incelediği sırada, zindanda yaşlı bir papazı gördü. Yanına vardı ve ona; ” Efendi! Neden hapsedildin, suçun neydi?” diye sordu, Oda; ”Sultanım! İstanbul kuşatıldığı sırada İmparator beni huzuruna davet etti ve bana; “Aziz Peder! Türkler İstanbul’a girebilecek mi?” diye sordu. Ben de ilmime güvenerek Ona; ” Efendim ne yazık ki, Türkler buraya hakim olacaklar“ dedim. İmparator hiddetlendi, işkenceyle beni buraya hapsettirdi.” dedi. Fatih bu olaydan oldukça etkilendi ve papaza şu soruyu yöneltti; “Aziz Peder! İstanbul, bir gün gelir de bizim elimizden de çıkar mı?” dediğinde Papaz;” İçinizdeki fesatçılar, düşmanlar, kendi çıkarlarını düşünüp, devleti soymaya kalkarlarsa ve birde taşınır, taşınmaz mallarını yabancılara satıp, onlardan medet umar duruma düşerlerse, o zaman İstanbul bir başkasının eline geçer” dedi. Bu söz üzerine Fatih’in tüyleri ürperdi ve oracıkta dizlerinin üzerine çöktü, ellerini açıp “Ya Rab! Ülkemde böyle fesatçılara, devlet düşmanlarına fırsat verme. Onları gazabına uğrat, birlik ve beraberliğimizi bozma “ diye niyazda bulundu. Burada, papazın sözlerini ve Fatihin duasını, aklı selim olan bu günün insanı, bir kez daha düşünmelidir.





KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN’ IN LALASI GAZİ BALI BEY’ E ÖĞÜTLERİ



Kanuni Sultan Süleyman, Zigartvarda on üçüncü seferi sırasında 7 Eylül 1566’da vefat etti. O, iyi bir komutan, teşkilatçı devlet adamı ve ediptir, ileri görüşlü, ömrü seferlerde geçen, 46 yıllık saltanat tecrübesi olan güçlü bir devlet adamıydı. 1526 senesinde kazanmış olduğu Mohaç Meydan Savaşın’da, Macar ordusunu tamamen yok eden, Gazi Balı Bey, bu başarısından dolayı “Beylik” alameti olan iki tuğu üçe çıkarılmasını, Kanuni’den talep etti. Bunu üzerine Kanuni Sultan Süleyman, Balı Bey’e öğüdünde: “Yadigarım, muhterem Lalam, Gazi Bey! Her iyiliğin kaynağı adalettir. Adil olmayanın elinden çıkan iş, kötü iştir. Peygamberimiz: ”Bir günün adaleti, yetmiş yıllık ibadetten üstündür” buyururlar. Öyle insanlar vardır ki, ellerinde fırsat yok iken Salih, fırsat geçince de Nemrut kesilirler. Sen tecrübenle onların halini anlayasın. Berhudar olasın. Yüzün ak olsun. Bizden bir tuğ istediniz. Henüz terfi zamanınız gelmedi. Serasker olduğun yerlerde, yetkili bulunduğun bölgelerde, zulüm ve düşmanlıktan sakınasın. Hizmetinde kullandığın adamların dış görünüşlerine aldanmayasın. Mala, mülke fazla sevgi göstermeyesin. Nefsine gurur getirmeyesin. Askerlerin ihtiyarlarını baba, orta yaşlılarını kardeş, gençlerini oğul bilesin. Babalara hürmet edesin, oğullara şefkat gösteresin. Askerlere zorluk vermeyesin. Eğer hazinen tükenirse, masrafım yetmez diye endişe etmeyesin. Sana bir iki bin kese göndereyim. Fakirleri düşünesin, onlara ağır görev verip incitmeyesin. Şiddetten kaçınasın ki, bizim halkımızı rahat görüp, küffar halkını imrendiresin. Fukaraya, şefkat ve muhabbetle hayır kapılarını açasın. Dürüst insana görev veresin.

İmdi ey Gazi Balı! Sana öğüdüm odur ki, atın yürüğünü, kılıcın keskinini, bey’in bahadırını saklıylasın. Allah Telala, yolunu açık, kılıcını keskin etsin” dedi.





KEÇECİZADE MEHMET FUAT PAŞA’ NIN VASİYETİ (1815-1869)



Fuat paşa;“En kuvvetli devlet, bizim devletimizdir. Zira siz dışardan, biz içerden yıkmaya çalışıyoruz, yinede yıkılmıyor” diyen Türk diplomatıdır. Bu sözleri; yabancı sefirlerle yapılan bir toplantıda, büyük devletlerin gücünden söz edildiği sırada, “Osmanlı devleti bitti” diyenlere karşı sert tepkidir.

Mehmet Fuat Paşa, zeki ve zarif bir devlet adamı idi. Çok çalışkan ve başarılı olduğu için Hariciye Nazırlığı’na getirildi. Açık fikirli olduğu için Sadrazamla ters düştü ve görevinden ayrıldı. Ali Paşa sadaret makamına gelince, yeniden Hariciye Vekaletine atandı. Açık sözlü olmanın bedelini azledilerek ödedi. Bu gidiş, geliş tam altı kez oldu. O, vatanını çok sevmektedir.

Fuat Paşa zayıf, seyrek sakallı, uzun boylu, güzel konuşan, hazır cevap, iyi giyinen, biriydi. 54 yaşında olmasına rağmen 80 yaşında görünüyordu. Birden hastalandı, Fransa’ya tedavi için gitti. Vefatından iki gün önce, hasta yatağında Sultan Abdülaziz Han’a hitaben gönderdiği mektubunda:

“Hünkarım! Şurada yaşayabileceğim birkaç gün yada birkaç saatim kaldı. Size önemli bir konuyu arz etmek istiyorum. Bu kağıt parçası huzuru Alinize sunulduğunda, ben bu dünyayı terk etmiş olacağım. Sözüm sana sadakatimdendir. Yüce Allah sizi şerefli olduğu kadar, tehlikeli bir vazife ile görevli kılmıştır. Çevrenizde olan tehlikeleri görmeniz ve düşünmeniz gerekir. Vatansever geçinen bazı cahiller, modası geçmiş fikirlerle çevrenizde tehlike arz etmektedir, bunu bilesiniz. Bana dinsiz diyenler, dini anlamayan, istismarcılardır. Büyük dinimizi terakkiye mani diyenler, şuursuz ve cahil kimselerdir. Ben deniz İslam’ın özünü inceledim. Müfterilere inanmayın. Gerçek hakim olan, ilahi huzura çıkmak üzereyim. Bu dünyayı terk etmek için hazırlanıyorum. Padişahıma, memleketime, dinime karşı nankörlük etmeyeceğimi bilesiniz Yanınızda gerçek dost, vatansever, Osmanlı hayranı, vatanını devletini canından daha aziz bilen, hakanına bağlı, Ali Paşa’ya güveniniz. Bu devleti cahil insanların yönetimine bırakmayacağınıza inancım tamdır.

Gayrı Müslim milletlerden olan paşalarımızın kimler olduğunu siz biliyorsunuz. Ermeni, Musevi, Hıristiyan, kökenlilerdir, özellikle Kostantiniye, Yahudi ya da Ermeni devleti için gizli çalışmalar yapılmaktadır. Onlar arasında eşitlik prensibi ile idare edilirse isyan önlenebilir. Maarif çöküntü içindedir. Büyük dinimizin yüksek hükümlerinin aksine, bizde maarif ağır aksak gitmektedir. Çok değerli müderrislerimiz vardır. Onlardan yararlanmak gerekir.

Ben deniz bu hizmeti yerine getirmeyi başaramadım. Bu uğurda birçok engelle karşılaştım. Bana dinsiz damgası basanların hilafına, kurallara uyarak, İslamiyet’in haşmetini korumağa gayret ettim.

Artık titreyen kalemimle, fazla yazamaz oldum. Dünyayı terk etmeğe hazırlandığım şu anda, iyi niyetimi, düşüncelerimi, dikkat-i nazarınıza almanızı, zatı Hümayununuzdan talep ve istida ederek sözlerime son veririm” diyerek mektubunu bitiriyor.

Bu tarihi gerçekleri bilmeden, yarınlarımıza güvenle bakmamız yanlış olur. Doğuda Eğitim Gönüllüleri, ya da Barış Gönüllüleri adı altında, Hizbullah’ı “din gibi gösterip, dün olduğu gibi bugün de, Türkiye Cumhuriyeti Devletini parçalamak niyetiyle, isim değiştirerek aynen devam etmektedirler. Bu konuda millet olarak duyarlı ve uyanık olmalıyız diye düşünüyorum.






LOKMAN HEKİMDEN OĞLUNA ÖĞÜTLER



Lokman Hekim, Davut Peygamber döneminde yaşayan, hikmetli sözleriyle, hekimliği ile bilinen bir bilim ve gönül adamıdır. Doktorların da Piri olarak tanınır. O, doğru sözlü, emanete riayet eden, gereksiz söz ve işleri yapmayan, hiçbir zaman ölümü aklından çıkarmayan, yeme, içme konusunda boğazına itina eden, haramlardan sakınan, yaptığı iyilikleri ve dostlarından gördüğü kötülükleri unutan bir veli kişidir. O, oğluna diyor ki;

“Ey oğul! Dünya derin deniz gibidir. Çok insanlar onda boğulmuştur. Senin gemin takva, yükün iman, işin tevekkül olsun. Umulur ki, kurtulursun. Sakın akılsızlarla inatlaşma, toplantılarda gösteriş için ilim öğrenme, ihtiyacım yok diye ilimden uzak durma.

Ey oğul! Horoz senden daha akıllı olmasın. O her sabah erken kalkar, görevini yapar da sen uyursan olmaz. Bir de seçilmiş insanlara karşı gelme, kötülerle dost olma, insanlara öğüt vereceğim diye kendini unutma. Sonra mum gibi çevreni aydınlatıp, yanar gidersin

Ey oğul! Yalandan sakın, yoksa itibarın sarsılır, şerefini ve makamını kaybedersin. Kötü huydan korun, sabırsız olma, yoksa dost bulamazsın. İşini severek yap, sıkıntılara katlan, insanlara iyi davran. Ey oğul! Üzüntüyü terk et, kalbini serin tut, başkasının servetine göz dikme, kazaya rıza göster, kanaatkar ol, çünkü dünya geçici ve kısadır. Pişmanlığı yarına bırakma, ölüm ansızın gelebilir.

Ey oğul! Susmakla pişman olmazsın. Söz gümüş ise, sukut altındır. Helal lokma ye. Bir işe başlamadan önce bir bilene danış. Yanlış yaptığında kusurunu kabul et, ondan hemen dön. Eğer ölümden şüphe ediyorsan, hiç uyuma. Uykudan uyandığın gibi, öldükten sonrada dirilmek haktır.

Ey oğul! Helal kazançla yoksulluktan korun. Merhamet eden, merhamet bulur. Susan huzura kavuşur, hayır söyleyen kar eder, kötü konuşan yanlış yapar, diline sahip olmayan pişman olur, tembellik eden onun bedelini ağır öder.

Ey oğul! Hiç kimseyi küçümseyip hakaret etme. Hayada, helal mal kazanıp, cömertlikte yarış yap. Kibirden, inkardan, cimrilikten, kötü ahlaktan uzak dur. Sakın başkalarının ayıbını araştırma.

Ey oğul! Bu öğütler bir dağa verilseydi, dağ yarılırdı, parça parça olurdu.” demektedir

LOKMAN HEKİM







ÜNLÜ TÜRK BİLİM ADAMI İBNİ SİNA




Yıllarca Avrupa’ nın örnek aldığı dünyaca ünlü “tıp kanunu” eserinin sahibi İbni Sina, 980 yılı Ağustosunda Buhara’ da dünyaya geldi. O öpeöz bir Türk alimidir. O henüz 10 yaşında iken Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. İlköğrenimine Buhara’da başladı. Değişik hocalardan matematik, fizik, kimya, felsefe, mantık, kelam, tıp dersleri aldı. Durmadan, yorulmadan okudu ve yazdı. Bir ara metafiziğe ilgi duydu. Takıldığı yerlerde ünlü Türk Felsefecisi Farabi’nin eserlerine başvurdu. Gençlik dönemlerinde İslamın zıttına verdiği bazı kararlardan dolayı tepkiler aldı. Onun hayatını incelediğimizde; tıp dalında olağanüstü keşifler yaptığını birçok hastalığın teşhis ve tedavisinin mucidi olduğunu, medreselerde öğretmenlik yapıp, birçok yerli ve yabancı öğrenci yetiştirdiğini görüyoruz.

İbni Sina, hayatla mücadele ederken, korkunç kasırgalar önünde sürüklenmesine rağmen yılmadan, usanmadan mücadele etmiştir. O büyük bir filozof, tıb tabibi, güçlü bin mantıkçı, derin bir müsbet ilim erbabıdır. Yazdığı eserlerden dolayı soruşturma geçirmiş, hapse atılmıştır. Ahlaken mazbut, engin bir insan sevgisiyle hizmeti ibadet sayan bir bilim adamıdır. Kazandığı servetinin tamamını hayır işlerine harcamıştır. Ölümüne kadar her gece yüz rekat namaz kıldığı, her üç günde bir Kur’an-ı Kerim hatmettiği bilinmektedir.

Üstadın yazdığı “Tıp Kanunu” ve diğer eserleri Latince’ye, İngilizce’ye, Fransızca’ya, Almanca’ya çevrilmiş ve defalarca baskısı yapılmıştır. Modern tıbbın öncülüğünü yapan İbni Sina’nın eserleri bugün bile kaynak olarak gösterilmektedir.

İbni Sina 1023 tarihinde Sultan Abdütdevle Ebu Cafer’in yanında, onun himayesinde görevini sürdürmüştür. 21 Haziran 1037 yılında hastalandı, hayata gözlerini yumdu. Bu büyük tıp alimi İbni Sina’nın çeşitli hastalıklarda şifalı bitkileri ilaç olarak kullandığını dair O’nun Tıp Kanunu kitabından alıntı yaparak okurlarımızın bilgisine sunacağız. Umarız faydalı oluruz…

İbni Sina’nın sağlıkla ilgili öğütleri

Büyük üstad İbni Sina, tıp ilmini şu güzel sözler ile açıklıyor; “Yediğin vakit az ye! İki yemek arası en az dört saat olmalı! Şifa hazımdadır. Hazmedeceğin kadar ye! Mideye ağır gelen şeyden, yemek üstüne yemek yemekten sakının!”

Çok yemenin zararları

1- Çok yemek kalbe yük getirir.

2- Tok olan, acın halinden anlamaz.

3- İbadeti yerine getirmede zorlanır.

4- Güzel bir söz işitse, onu etkilemez.

5- Kendi güzel söylese, kimseye tesiri olmaz.

6- Her türlü hastalığa açık olur.



Niğde Askeri Eğitim Merkezi’ne kur’a erleri gelmişti. Bunların arasında 20 yaşlarında çelimsiz, zayıf, tüy sıklet Ahmet Uyar isminde Ulukışlalı bir asker vardı. Bu eğitim yerine gelenler iki-üç ay talim gördükten sonra cepheye gönderilirdi. Yeni gelenlere silah verilmiş ve talime başlanmıştı. Bir gün talim anında Ahmet Uyar, yüzbaşının odasına girdi ve:

_Yüzbaşım ben burada talim yapmayacağım, dedi. Bölük komutanı Ahmet’in bu sözüne kızdı, hiddetlendi. Onun üzerine yürüdü, dövmek istedi, Ahmet hemen tepki gösterdi ve;

Efendim, ben daha sözümü bitirmedim. Eğer haksızsam beni cezalandırın, dedi. Komutan ona;

_Bak hala konuşuyorsun. Senin ruhunda yurt sevgisi yok mudur? Burada herkes vatan için can atıyor, sen ise ‘ben talim yapmam’ deme küstahlığında bulunuyorsun.

_Efendim sözümü yanlış anlıyor ve beni incitiyorsunuz. Hele beni bir dinleyiniz.

_Peki, söyle ne demek istiyorsun?

_Efendim, düşman bu cennet vatanı canice çiğnerken, ben burada üç ay kalıp eğitim görüp vakit geçiremem diyorum. Yurdumuza göz diken hainlerden bir çoğunu öldürmeden ben rahat edemem. Beni hemen cepheye yollarsanız mutlu olurum. Ne olur size yalvarıyorum, dedi.

Komutan Ahmet’in ruhundaki engin vatan sevgisini gördü. Ona yaptıklarına pişman oldu. O, Ulukışla’nın yoksul, kıraç toprağında yetişen bodur ağaçlar gibi gelişmemiş, cılız, zayıf kalmıştı. Fakat gözü pek, inancı güçlü bir askerdi.

Yüzbaşının içinde garip bir his doğdu. Ahmet hakkındaki düşüncesi birden değişti. Onu Çanakkale’ye göndermeye karar verdi. Ahmet bu habere çok sevindi. Mutluluktan adeta uçtu. Ahmet bütün hazırlıklarını yaptı. Gerekli evrakları ve yolluğunu çantasına koydu ve Niğde’den trene bindi. İki gün sonra Afyon’da indi. Doğruca birliğine katıldı. Aradan birkaç gün geçti. Ahmet’in birliği Çanakkale’ye, oradan da Romanya’ya sevk edildi.

Bu bölgede huzursuzluk hat safhadaydı. Türk keşif timleri gittiği yerlerden geri dönmüyordu. Belli ki düşman tuzağına düşüyordu. Ortalıkta çeteler kol geziyordu. Azınlıklar iyice azıtmışlar, sanki sırtlan kesilmişler, düşmanla işbirliği yapıyorlardı.

Ahmet, birlik komutanına rica etti, giden keşif timinde görev almak istedi. Fakat yeni geldiği için ona izin verilmedi. Fakat Ahmet kararlıydı. Bir gece keşfe çıkan timin arkasından gizlice o da gitti. Bir gölge gibi onları takip etti. Az ilerde Türk askerleri tuzağa düştü. Kurşun yağmurundan kurtulan olmadı. Ahmet kendisini bir çukura attı, etrafını kontrol etti. Düşman askerlerinin çekildiğini görünce sürünerek şehitlerin yanına vardı. Onların bombalarını aldı. Bazen yürüdü, bazen de sürünerek yoluna devam etti. Şafak sökmek üzereydi., İlerde bir karartı gördü ve hemen kendini bir çukura attı. Üzerini de otlarla kapattı. Buradan çevreyi gözetledi. Biraz sonra ortalık aydınlanmaya başladı. Az ilerde düşman askerlerinin acele acele gidip geldiklerini, sandıklarla malzeme taşıdıklarını gördü.

Burası düşman bataryası olmalıydı. Ahmet, bu ana kadar zarar görmeden geldiği için Allah’ına hamdetti. Yerinden sürünerek çıktı, hedefe biraz daha yaklaştı. Hemen önünde çalılarla örtülü on kadar top namlusunu gördü. Hiç vakit kaybetmeden yanında getirdiği el bombalarını birbiri ardına hızla topların üzerine attı. Tam bu anda müthiş bir patlama oldu. Çelik parçaları, kol ve bacaklar havada uçuşmaya başladı. Ahmet hemen oradan uzaklaştı. Doğruca birliğine geldi. Olanları komutanına anlattı. Bölük komutanı Fahri, olay yerine birliği ile birlikte intikal etti. Söylenenler doğruydu. Bir şer yuvası Ahmet’in sayesinde yok olmuştu. Komutan Ahmet’in gözlerinden öptü, onu tebrik etti. Ödül olarak da onbaşılığa terfi ettirdi. Şimdi Ahmet onbaşıydı ve ona bir tim verildi. Onbaşı Ahmet birliği ile birlikte Ali Fuat Paşanın emrine girdi ve Mankalya, Köstence, Karaömer bölgelerinde düşmana temasta bulunduktan sonra, Toprak hisar’da Alman topçu Komutanı Fonliman’ın toplarını esir aldı.

Onbaşı Ahmet gözünü budaktan esirgemeden düşmanın üzerine saldırıyordu. Şimdi o, Ali Fuat Paşa’nın birliğinde görevliydi. Bu birlik Dobrica Ovası’na sonra da Sukca’ya geldi. Mecidiye’den geçti, Tuna’ya ulaştı. Oradan da Bükreş’e vardı. İbrahim, Osmail, Silistre’de düşman askerleriyle temas ettiler. Yıl 1332’de on beşinci fırkanın Karadeniz’den Kafkasya’ya geçmesinden sonra Ahmet de kıtasıyla birlikte İstanbul’a geldi. Oradan da Bandırma’ya hareket etti. Bir müddet sonra buradan Balıkesir Jandarma Komutanlığı emrine verildi. Daha sonra da nizam teşkilatına katıldı.

Bu sıralarda Atatürk Samsun’a çıkmıştı. Onbaşı Ahmet’in birliği 61. fırka komutanı Köprülü Musa Kazım Paşa’nın birliğine katıldı. Burada Müdafa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu. 8 Temmuz 1335 tarihinde Balıkesir, Soma ve Bergama bölgesinden Türklere işkence yapıldığı haberi geldi. Özellikle Onbaşı Ahmet bu bölgeye gönderildi. Ahmet kısa sürede bölgeye intikal etti. Seri baskınlar düzenledi. Bergama’daki eli kanlı düşman askerlerini tuzağa düşürdü ve imha etti. Oradan Kınık ilçesine geçti. Burada çete sürüleri vardı. Tüyleri ürperten cinayetler işliyorlardı. Bunların sayıları 40 civarındaydı. Bir hakimi kazığa oturtmuşlar, 17-18 yaşlarında bir kız çocuğunun gözlerini oymuşlar, bir kişiyi de avret yerine kazık çakıp hunharca öldürmüşlerdi. Somalı Nuri isimli zabiti de şehit etmişlerdi. Onbaşı Ahmet bu çeteyi Tomak ve Gök köylerinde tuzağa üşürdü ve imha etti.

İzzet ve Kazım Paşaların, Fuat Paşa hükümeti tarafından İstanbul’a çağrılması üzerine Onbaşı Ahmet de İstanbul hükümetiyle irtibatı kesip, Akhisar’a geldi. Orada Süleyman Sabri Bey’in birliğine katıldı.

Ülkede bir başı bozukluk vardı. Her yerde çeteler kol geziyordu. Osmanlı Ordusu terhis edilmiş, silahları alınmıştı. Azınlıklar bu milletin başına bela olmuştu.

Birlikte Onbaşı Ahmet’in yaptıklarını bilmeyen yoktu. Herkes onu yanına almak istiyordu. Burada Onbaşı Ahmet’e bir tim verildi ve Akhisar, Saruhanlı, Hacı rahman bölgelerindeki düşman askerlerinin keşfine gönderildi. Ahmet Onbaşı burada olağanüstü gayret sarfetti. Vur-kaç taktiği ile düşmanı şaşkına çevirdi. Bu başarılarından dolayı kendisine Çavuşluk rütbesi verildi. O şimdi Çavuştu. İlk kez ona başarılarından dolayı 5 lira ödül verildi.

Tam bu anda Anzavur Ahmet Çetesi gündeme geldi. Bu çete ortalığı kasıp kavuruyordu.

Ahmet Çavuş’un birliği Manyas Ovası’nda Anzavur çetesini tuzağa düşürdü. Onları analarından doğduğuna bin pişman etti. Çete perişan oldu ve dağıldı. Her biri bir yere kaçtı. Ölen öldü, ölmeyenlerde canlarını zor kurtardılar. Bu bozgundan kalanlar bir müddet sonra başka çetelerle birleştiler. İstanbul, Biga yolu üzerinde yeniden eşkıyalığa başladılar. Bunun üzerine Ahmet Çavuş’un birliği, 54 kişilik müfrezesiyle Lapseki civarında yeni kurulan çete ile temas etti. Gerilla savaşını çok iyi bilen, düşmanı yakinen tanıyan Ahmet Çavuş iyi bir taktikle çete elemanlarını perişan etti. Elebaşlarını imha etti. Başsız kalan çapulcular, deli dana gibi sağa sola kaçtılar. Canlarını kurtaranlar şanslıydılar. Böylece çeteler tehlikesi kısmen ortadan kalkmış oldu.

Bu arada Yunan orduları Bursa istikametine doğru ilerliyordu. Mustafa Kemal Paşa ise Eskişehir bölgesindeydi. Ahmet Çavuş, birliği ile birlikte Eskişehir’e hareket etti. Ertesi günü Paşa’nın karargahına vardı. Mustafa Kemal burada başarılı komutanları tebrik etti. Kimisini de terfi ettirdi. Ahmet Çavuş’un yaptıklarını yakinen bildiği için onu da kutladı ve ona Bursa civarında Türk insanına kan kusturan Yunan süvarilerini imha etme görevini verdi. Ahmet Çavuş, Paşa’nın elini öptü, mutluluktan adeta uçuyordu. Verilen emri en güzel bir şekilde yerine getirecekti. Ekibini hazırladı, kendisiyle ölüme gidecek olanları biliyordu.

O gece sabaha kadar gözüne uyku girmedi. Çünkü Başkomutan ona ulvi bir görev vermişti. Onu eksiksiz yerine getirmek önemli bir hizmetti. Sabahın erken saatinde yola çıkan Ahmet Çavuş 16 atlı ile hızla Bursa bölgesine intikal etti. Ani olarak hücum kararı verdi. Ne yazık ki atlardan 14’ü vuruldu, saf dışı kaldı. Altı asker de yaralandı. Bir erde şehit düştü. Sonuçta Ahmet Çavuş başarıya imza attı. Bu anda kendisine acı haber ulaştı. Alay Komutanı Kazım Bey şehit düşmüştü. O, komutanının şehit olmasına çok üzüldü. Kendisinin başarısına fazla sevinemedi. Mustafa Kemal Paşa, Ahmet Çavuş’un başarısından dolayı tebrik etti ve onu Zabit Vekilliğine terfi ettirdi. Şimdi Ahmet Çavuş, Zabit Ahmet olarak hizmet verecekti. Paşa’nın iltifatına nail olmak her insana nasip olmazdı. Sanki Zabit Ahmet mutluluktan havalara uçuyordu. Tam bu esnada Çerkez Ethem ve Demirci Efe isyanı gündeme geldi. Rafet Paşa’nın emriyle Zabit Ahmet’e görev verildi. Bu ihanet çetesi düşmandan beterdi. Bir yanda düşman askerleriyle boğuşurken, bir taraftan da iç isyanlarla oyalanmak kolay değildi. Zabit Ahmet birliğiyle birlikte 4. ve 5. süvari bölüğüne intikal etti. Çete savaşı gerilla savaşıydı. Bunun yöntemini en iyi bilen de Zabit Ahmet’ti. Bu konuda tecrübeliydi. Keşif kolu vasıtasıyla çetelerin yeri tespit edildi. Onları Gebze’ye kadar takip ettiler. Bu arada Yunan birlikleri de İnönü’ye doğru hareket halindeydi. Zabit Ahmet Kütahya’ya döndü. Orada 7. fırkadan takviye kuvvet aldı. Düşman üzerine planları kurdu., siperler hazırlandı ve geçit yerleri kontrol altına alındı. Gece baskınları ve vur-kaç taktiği ile düşman askerlerini tedirgin etti. Zaman zamanda onları geri püskürtmede başarılı oldu. Düşmanı Kütahya’ya kadar takip etti. Bir taraftan çeteler, diğer taraftan Yunan orduları Türk birliklerine sıkıntılı anlar yaşatmaktaydı. Demirci, Gediz, Simav ve Gördes bölgesinde etkili olan Çerkez Ethem’i sıkıştıran Zabit Ahmet’in birliği bu konuda da başarıya ulaştı. Çerkez Ethem çetesi düşman saflarına kaçarak kurtuldu. Bundan sonra Zabit Ahmet ve takımı 4. grup komutanlığı emrine verildi.

Diğer taraftan Sakarya Savaşı’nın başladığı haberi duyuldu. Zabit Ahmet’e bu defa 61, 24 ve 5. Fırkalarda görev verildi. Deve İstasyonu’nda 5. Kafkas Fırkasında ve 10. alaydan bir taburla birleşti. Düşmanın ulaşım yollarında bulunan önemli iskele ve köprülerin tahribinde önemli görevler üstlendi ve bunda da başarılı oldu. Daha sonra Kütahya Mazine deresinden geçerek İnegöl, Cerrah Köyü’nde bulunan bir alay düşman kuvvetini, Kazancı Bayırı’na dökmede hizmeti büyük oldu. İki ordu arasında yolunu şaşıran 13 deve yüklü cihaz ve mühimmatla bazı düşman askerlerini Pınar Mesi bölgesinde ele geçiren Zabit Ahmet’in mutluluğuna diyecek yoktu.

Bu arada düşman İnönü civarında durduruldu ve geri püskürtüldü. Zabit Ahmet, Süleyman Paşa ve taburunun Bey Pınarı mevkiinde düşman baskınına uğradığını duyunca İsmet İnönü’nün baş yaveri Fikri Beyle birlikte Derbent’e intikal etti. Düşman kıtasını arkasından çevirip zor duruma soktular ve İznik Gölü sınırlarından onları geri çekilmeye mecbur ettiler. Daha sonra Kaba çınar ve Mudanya sırtlarında akınlar düzenleyip, Koyun hisar ve Aksı köylerine baskın yaptılar. Burada beş ermeni, birkaç Rum Palikaryasının kellesini koparıp, Bursa Yenişehir’e getirdiler. Toklu sivri , Hırka köyü, Akça köy bölgelerindeki düşmanları püskürttüler. Buradan bir makineli tüfekle sekiz askeri esir aldılar. Düşmanın bütün irtibat yollarını kestiler. Burada Mülazım Yıldırım Bey şehit düştü (Mezarı Akça köy’dedir). Gazi köyü civarında bulunan düşman askerlerine gece baskını yaptılar. Ne yazık ki Zabit Ahmet’in birliği sabaha doğru burada bozguna uğradı ve Altınbaş Ovası’na çekildi. Fitka bataryası esir düştü. 13. alay epey zarar gördü ve birçok şehit verildi. 20. Alay komutan yardımcısı şehit düştü. Zabit Ahmet ise 14. süvari birliğine katıldı. Onlarla birlikte Kanişler Köyü’ne geldiler ve Nurettin Paşa’nın emrine girdiler. Paşa, Zabit Ahmet’in kahramanlığını biliyordu ve ona düşman askerlerini oyalayıp vur-kaç görevini verdi. O bu işi çok iyi biliyordu. Deneyimliydi. Hazırlığını yaptı, güvendiği timini yanına aldı ve yola çıktı. Önce düşman birliğinin hassas noktalarını tespit etti. Gece kanlığından yararlandı. Çeşitli yönlerden vur-kaç taktiğini uyguladı. Düşman birliği tedirgindi. Bu fırsattan yararlanan 2. fırka harekete geçti. Tam 8 saat çarpışmadan sonra Afyon’a girdi. Düşman askeri bu şehri terk etmek zorunda kaldı.

Mustafa Kemal Paşa bu birliğin komutanlarına takdir ve şükranlarını bildirdi ve onları kutladı.

Afyon’un alınmasından dolayı Mustafa Kemal Paşa bu konuda emeği geçen komutanlara kutlama mesajı gönderdi. 61. fırkanın Erkan-ı Harp Başkanı Derviş Paşa bütün hazırlıklarını tamamladı. Topyekün savaş kaçınılmaz duruma geldi. Anadolu’dan akın akın askeri birlikler bu bölgeye sevk ediliyordu. Bu bir noktada var olma, yok olma savaşıydı. Zabit Ahmet’in takımı da buradaydı. Gece saat 8’de 61. fırkanın ilk piyade birliği de geldi ve Derviş Paşa’nın emrine girdi. Savaş planları hazırlandı. Ertesi gün şafakla birlikte düşmanla temas sağlandı. Burada şiddetli vuruş başladı. Bel ova Boğazı kontrol altına alındı. Türk birlikleri, düşmanın geçiş noktalarını ele geçirdi. Bu bölgede öncü birlik komutanlığını Zabit Ahmet yapıyordu.

Düşman kuvvetleri sayıca çoktu. Hem de onların son model silahları vardı. O, düşman bölgesine sızma planını gözetleme görevini yürütüyordu ve Yalova’ya geldiğinde ise bir top bataryası imha oldu, üç de şehit verdi. Cerrah Köyü’nde geceyi geçirdi. Ertesi gün, Gediz’in batısında Gürsel Paşa tarafından yapılan savaşa katıldı ve ona destek oldu. Düşman sıkıştı geri çekilmeye başladı. Buradan Simav- Hamam yönünde ilerlediler. Kaçan Yunan askerlerini Kula civarına kadar takip ettiler. Sabahleyin Kula kurtarıldı. Başka bir tabur ise kuzeybatı istikametine doğru hareket etti. Geceyi de Alaşehir-Salihli arasında geçirdiler. Zabit Ahmet alayın önünde keşif takımının başında, tim görevini sürdürüyordu. Ona özel bir görev verildi. Düşmanı adeta gölge gibi takip ediyordu. Gelişmeleri alaya anında haber veriyordu. Bu arada Salihli-Ahmetli arasındaki 5 kilometrelik alanda hareket halinde giden düşman birliğini gördü. Birden onlarla yüz yüze geldi. Takriben üç bölük olan düşman birliğini gerilla taktiği ve vur-kaç planıyla şaşkına çevirdi. Arkadan gelen Türk alayına ortam hazırladı. Durumu hemen bir raporla alay komutanına bildirdi. Bu arada düşman çözüldü ve kaçmaya başladı. Geriden gelen Türk birliklerinin desteği gittikçe arttı. Düşman takibe alındı.

Zabit Ahmet yürüyüş kolunda bulunan bir düşman otomobilinin arıza yapıp ayrıldığını görünce, onun üzerine pusu kurdu. Onu ateş çemberine aldı. Fakat bu arada atı yaralandı ve yere düştü. Kendisinin vücudundan da kan akıyordu. Yunan arabası tarandı, tehlike geçtikten sonra, askerleri Zabit Ahmet’in yanına geldiler. Bu arada doktor da getirdiler. Onu hastaneye götürmek istediler, fakat takımını terk etmek niyetinde değildi ve gitmeyi reddetti. Yarası sarıldı. Kalktı takımının başına geçti. Buradan Salihli’ye doğru hızla yol aldılar. Yolda gördükleri, dağınık düşman birliklerini etkisiz hale getirdiler. Zabit Ahmet bir Yunan subayına nişan aldı. Onu kalbinden vurdu. Atını aldı ve yoluna devam etti. Salihli’ye geldiklerinde düşmanın burayı terk ettiğini gördüler. Arkadan Türk fırkasının gelmesini beklediler. Bir müddet sonra onlarda geldi. Sonra Bebek tepe ve mütevelli bölgesine geçtiler ve düşmanla temas sağladılar. Ne yapacağını bilmeyen Yunanlılar deli dana gibi dağıldılar. Bu arada kaçarken de birçok zayiat verdiler.

Türk askeri Manisa’ya doğru hareket etti. Düşman burada da tutunamayacağını anlayınca, kurtuluşu kaçmakta buldu. Türk birliği Manisa’ya girdiğinde adeta bayram havası yaşandı. Askerin morali yükseldi.

Manisa’da Zabit Ahmet’in künyesi alındı. Arkadan gelen Türk birlikleriyle ordu güçlendi. Sonra coşkulu bir şekilde İzmir’e doğru akın yapıldı. Düşmanın bir kısmı yolda, şaşkın vaziyette yakalandı ve esir edildi. Diğerleri de İzmir’e kendilerini dar attılar. Gemilere binip kaçanlar şanslıydılar. Binemeyenler, aceleyle denize düşenler ise boğuldular. Kalanlar bir kısmı da beyaz bayrak çekip teslim oldular.

İzmir’deki düşman kalıntılarının temizlenmesi üç gün sürdü.

Zabit Ahmet, İzmir’de Paşa’nın emriyle Birinci Mülazımlığa terfi ettirildi. Bu arada bir kısım Yunanlı askerin Buca istikametinde olduğu haberi geldi. Mülazım Ahmet ve birliği o istikamete sevk edildi. Artık Mülazım Ahmet bölük komutan vekiliydi. Düşmanın bulunduğu bölgeyi tespit etti. Onları çember içine aldı. Başlarında “MÜRETTEP ZENGEN” isimli komutanı ile tam 18.000 Yunanlı askeri esir aldı. Mülazım Ahmet alayına bu üstün başarıdan dolayı Mareşal Fevzi Paşa İzmir’in Torbalı beldesinde ona resmi merasimle sancak ve mızrak hediye etti.

Bunun üzerine Alay komutanı Mülazım Ahmet’e Antalya, Afyon, Uşak, Denizli bölgelerinde eşkıyalık yapan Koca Mustafa’nın yakalanması emrini verdi. Mülazım Ahmet takımını aldı, Denizli, Acıbadem, Tefenni yöresine hareket etti. Yolda 10-15 civarında çapulcu eşkıyayı etkisiz hale getirdi. Dağ başlarında pusu kurdu. Gerilla savaşını çok iyi bildiği için eşkıyayı inlerinden çıkardı. Tek tek temizledi.

Umumi takip müfrezeler komutanlığının emri ile başarılı olan Mülazım Ahmet, Ödemiş’e çağrıldı. Orada ona ödül verildi, terfi takıldı.

Artık Anadolu düşman tehlikesinden arınmış, savaş bitmişti. Tam 6 yıldır memleketi Ulukışla’dan uzaktı. Askere giderken beş yaşındaki kızı Fatma’yı, bir yaşındaki Hatice’yi ve çok sevdiği eşi çok özlemişti. Trenle Ulukışla’ya geldiğinde yüreği yerinden çıkacak gibiydi. Evine geldi, kapıyı vurdu. Karşısında eşi vardı. İşte o anı, o mutluluğu, o heyecanı ifade etmek çok zordu. Artık ayrılık bitmiş, kötü günler geride kalmıştı. Şimdi sivil hayata alışmak zorundaydı. Terhis olduğunda emekli maaşı almayı kabul etmedi. Çünkü devlet sıkıntı içindeydi. Kıtlık vardı. O bu kutsal görevi vatan için, devlet için, Allah için yapmıştı. O şimdi mutluydu. Zabit Ahmet namıyla çevresinde çok sevilen biriydi. Örnek bir insandı.

Sene 1341’da (1926) kısmi seferberlik ilan edildi. Mülazım Ahmet yeniden silah altına çağrıldı. O seve göreve gitti. Önce Cumhuriyet alayında göreve başladı. Sonra Kırıkkale’deki 39. alaya gönderildi. Buradan terhis oldu. Yeniden Ulukışla’ya döndü.

İkinci Cihan Savaşı nedeniyle üçüncü kez askere çağrıldı. Burada nokta ambar amiri olarak hizmet verdi. Dokuz ay sonra tekrar terhis oldu. Evine döndüğünde Edevi isminde şirin, tatlı bir kızının dünyaya geldiğini görünce mutluluktan adeta uçtu. O vatanını ,ülkesini çok seviyordu, bu hizmetleri de zevkle, heyecanla, mutlu bir şekilde yerine getirdi.

Yeniden sivil hayata alışmaya çalıştı. Aradan yıllar geçti, yaşlandı, muhtaç duruma düştü. İlaç parası bulamaz konuma geldi. Devlete dilekçe yazdı, durumunun kötü olduğunu anlatmak istedi, sonra vazgeçti. Parasızlıktan ilaç alamıyordu. ve doktora gidemiyordu. Yinede halinden şikayetçi değildi. Devletini, milletini çok seviyordu.

Son günlerinde dostlarına, savaş anılarını adeta yeniden, yaşayarak anlatırken gözlerini yumdu. Allah rahmet eylesin, ruhu şad olsun..



( ALINTI )
  Alıntı ile Cevapla
Alt 27-09-2008, 04:47 PM   #10 (permalink)
BeRLiNDeN
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

FENER PATRİKHANESİ


İÇİMİZDEKİ DÜŞMAN, FENER PATRİKHANESİ


Hıristiyan dünyasının Türkiye üzerindeki gizli emellerini, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün’ün araştırma raporu sonucu ortaya konmuştur. İlginçtir, bizi içimizden hançerleyen Fener Rum Patrikhanesi, İstanbul’un ortasında “Vatikan” modeli dini bir devlet kurma çabasındadır. A.B.’nin baskıları neticesi T.B.M.M.’den geçirilen “Cemaat Vakıfları Yasası” gereğince azınlıklar Türkiye’de, “Mal- mülk” edinme hakkına sahip kılınmıştır.

Lozan Antlaşmasıyla, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve Hıristiyan Bulgarlar Azınlık Cemaati sayılmışlardı. Fener Rum Patriği ve görevlileri, Türk Devletinin atadığı memur statüsündeydi ve bu nedenle İstanbul’da kalmalarına izin verilmişti. Bu dönemde onların siyasi ve idari imtiyazları da yoktu. Patrik ve personeli bir manastırda misafir olarak ikamet etmekteydi. Ruhani liderin seçimi ise Türk vatandaşı üyelerce yapılırdı. Zaman zaman Türkiye’yi içten yıkmağa yönelik, yasadışı örgütlere destek veren Yunanlılar ve Ermenilerin Anadolu dan toprak talep etmeleri üzerine Atatürk, 1925 yılında çıkarılan medeni kanunla azınlıklara verilen hakları yürürlükten kaldırmıştır.

Patrik 1950’de Kuzey ve Güney Amerika, Avusturya, Girit, On iki Ada ve bazı Yunan kasabalarında bulunan kiliseleri gizlice, dini açıdan kendilerine bağlamıştır. 1989’da Uzak Doğu’da misyonerlik teşkilatını kurup, 1992 yılında İstanbul Ortodoks Patrikler toplantısını yapmış ve burada alınan kararlar gereğince doğum, ölüm ve nikah belgelerinin Yunanca, ayinlerin ise Rumca yapılmasını emretmiştir. 1993’de Bulgaristan’da tüm Ortodoks ülkeleri büyükelçileriyle toplantı yaptıktan sonra “Balkan Ortodoks Birliğinin kurulması” neticesi askeri, siyasi, ekonomik yardımlaşma kararı alınmıştır. Birçok Avrupa ülkesine geziler düzenleyen patrik, dini liderlerin yanında hükümet ve devlet başkanlarıyla temasa geçmiş, A.B. ve Avrupa Parlamentosu Başkanıyla temaslarda bulunmuştur. “Barış ve hoşgörü” adı altında uluslararası konferanslar düzenlemiş, sonuç bildirgesine Patrik Bartholomeos “Ekümenlik” Ortodoks Rum Lideri sıfatıyla imza koyduktan sonra 1997’de B.M. Genel Kuruluna bu teklifi sunmuştur. Her defasında “Helenizm’i” savunan patrik, Ege’nin Yunan adası olduğunu söylemek suretiyle haddini aşma cüretini göstermiştir. Patrik Bartholomeos’un amacı, İstanbul’u “Yeni Vatikan’ın merkezi” yapmaktır. Birçok Türk ve Rum işadamlarını, yeni çıkan “Vakıf kanunu” gereğince ikna ederek Türkiye’den yeni gayrimenkul almalarını, bunu önce hibe yoluyla azınlık vakıflarına, sonra da patrikhaneye devretmelerini istemiş ve bunda da başarılı olmuştur. Daha sonra B.M., A.B., UNESKO ve Dünya Kiliseleriyle temasa geçmiş, İstanbul’daki patrikhaneye parasal yardımın akışını sağlamıştır. Bununla da yetinmeyip Bizans’ın yeniden ihyası, Hıristiyan devletlerinin İstanbul’da dini ataşelik açmalarını teklif etmiş, buranın uluslar arası bağımsız bir şehre dönüşmesini, Türkiye’nin varlığını tartışır duruma getirdikten sonra “Ekümenliği” kademeli olarak hayata geçirmeyi planlamıştır.

İnanıyorum ki, Türkiye, A.B.’ye girme hevesiyle baskılara boyun eğmeyecek kadar köklü bir devlet yapısına sahiptir. Ankara A.T.O. Başkanının raporunda;

1- İstanbul Patriğinin çalışmaları arasında Rusya da ve Doğu Avrupa’da bulunan kiliselerle işbirliği sağlanması,

2- Heybeli Ada Ruhban Okulunun faaliyete geçirilmesi,

3- Vatikan tipi dini bir devletin ve Ortodoks ittifakının kurulması,

4- Helenizm’in canlandırılması, bütün bunları hazırlayıp Türkiye’nin önüne konması,

5- Karadeniz Pontus Rum Cumhuriyetinin yeniden canlandırılması,

6- Bu bölgeden göç edip giden Rumların geri dönüşlerini sağlayıp “Rumlara soykırım yapıldı” fikrini yayıp A.İ.H.M.’e dava açıp mal ve mülk talebinde bulunmalarını organize etme gibi girişimler yer almaktadır. Ne yazık ki, soykırımla ilgili Yunan Parlamentosu karar bile almıştır.

7- Yeni yasayla Rum Patrikhanesi fırsatı en iyi şekilde değerlendirip hemen 160 adet cemaat vakfını kurup hayata geçirmiştir.

8- Ermeniler de Doğuda birçok bağ, bahçe ve tarla satın almışlardır.

9- İsrail hükümeti Urfa’da “ Modern doğum hastanesi” yaptırmış, doğum yapacak Yahudi kadınlarını buraya uçakla taşıyıp, doğumdan sonra Türk nüfusuna kayıt yaptırmaktadır. Kutsal Tevrat kitabında “Arz-Mev-ud” denilen, Urfa’dan Mersine kadar bölgenin İsraillilerin olduğu iddiası yer almaktadır. Bu bölgede Yahudiler birçok çiftlikler kurmuştur.



Mehmet Akif Merhumun bir şiirinde;

“ Girne’den tefrika bir millete düşman giremez.

Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.

Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak

Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak” demektedir

İşte, ülkenin önünde duran tehlikelerden bir bölümü, “İçimizdeki Hançer Fener Rum Patrikhanesi Raporu” yüce Türk milletini daha duyarlı olmaya davet etmektedir



( ALINTI )
  Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
karisik, konular, Önemİ, tarİhİnİn, turk

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık

Forum Şartları


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 05:54 PM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.2
aBSHeLL
Protected by CBACK.de CrackerTracker
Abshell-AileVadisi

Linkler

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314